Meta

Son Yorumlar

Kategoriler

Sayfalar

Arşivler

Son Yazılar

Etiketler

Çocuk Üstad İlim İnsan İstanbul Şaban DÖĞEN AŞK Adalet ANNE BÜYÜK Cehennem Cennet Cinayet dünya Din DUA Edebiyat Elif Şafak fesat fitne GÜNEŞ Gece hürmet Hıristiyan hayır hayat hukuk iman KALP: Kibir Müslüman Mahmut Toptaş Mehmet Şevket Eygi Mehmet Talü Para Rahmet Süleyman Kösmene SABIR savaş sevgi Televizyon YAGMUR Yahudi zaman zengin

 

Eylül 2010
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« May    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  

Bağlantılar

Spam Blocked

sema-marasli

KADIN DİLİ
Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak, ona
öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla
öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder.

İş yerimden oğluma telefon açtım, akşam yemeğini dışarıda birlikte
yiyelim, dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum.

Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar
gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı.

Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
-Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol
yordam göstermem gerekiyor.

Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata
ne anlatacağımı zannettiyse!

-Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.

-Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak
ama ben o konulardan bahsetmeyeceğ im. Keşke konuşabilseydik ama henüz o  kadar modern olamadım.

Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle
keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.

-Kaç dil biliyorsun oğlum sen?

-İngilizce, Fransızca bir de kendi dilimi de sayarsak Türkçe’yle üç dil
oluyor.

-Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı *Bükçe*. Kadınlar
tarafından kullanılır. Sen buna “kadın dili” de diyebilirsin.

Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o
ortaya çıkıyor.

-Kadınların ayrı bir dili mi var?

-Tabi ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en
büyük zevkidir ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir
kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçe’yi öğrenmeli.

-İyi de niye Bükçe?

-Çünkü kadınlar konuşurken genellikle, söyleyecekleri sözü, net
söylemezler. Eğip bükerler onun için dilin adını “Bükçe” koydum.

-Bükçe zor bir dil mi baba? diye sordu gülerek.

-Bana bak, çok önemli bir konu, eğleniyor gibisin biraz ciddiye al. Bir
kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar
sözü bükerek Bükçe konuşurlar sonrada senin sözün doğrusunu anlamanı
beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir
karın var, sen karına sürekli Fransızca “seni seviyorum” diyorsun ama
karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca “seni seviyorum” un onun için
bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.

-Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden
bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar.

-Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır,
cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından dolayı, sözlerini de dolaylı
söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak
gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

-Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.

-Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz
konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini
hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi
anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun
için, leb, deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb, demek zorunda kaldıkları
için bile kızarlar. Niye, leb, demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor,
diye canları sıkılır.

-Biz de bazen Canan’la böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin, diye
kızıyor bana.

-Kızarlar oğlum kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar,
küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendiler gibi düşünceli
olmamızı beklerler fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne
odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.

-Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?

-Var dedik ya oğlum, Bükçe’yi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır
mısın?

-Hazırım baba.

-Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile
anlattığı bir konu, Bükçe’de en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken
sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu
sana “bu gün bir elbise aldım.” diye söylemez. Elbise almak için dışarı
çıktığı andan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise
denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından alırken
yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

-Hikaye dili yani.

-Aynen öyle Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, “Hikaye anlatma, ana
fikre gel, kısa kes.” demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde, bittin
demektir. İster öyle de, istersen “seni sevmiyorum.” de. İki durumda da
“seni sevmiyorum” demiş olacaksın.

-Ne alakası var, baba. Seni sevmiyorum demekle, kısa anlat demenin.

-Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini
düşünürler.

-Bu önemli, Bükçe’de dinlemek sevmektir, diyorsun.

-Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar
konuşurken, bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkeklerde imalı
konuşuyoruz diye düşünürler ve sözlerimizle onlara ne demek istediğimizi
çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir.
Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.

-Geçen hafta Canan bana “Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha
iyi duracağım.” dedi. Ben de “Böyle de iyisin.” dedim. Canı sıkıldı bir
kaç saat surat astı. “Neyin var.” diye sordum. “Hiçbir şeyim yok.” dedi.
Sence nerede hata yaptım?

-Böyle de iyisin, derken o “de” ekini orda kullanmamalıydı n. Canan bunu
şöyle anlamıştır. Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama
tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin. ”

-Peki ne demem gerekiyordu?

-Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya
da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat
bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç
unutmazlar. O gün “Hayatım sen zaten çok güzelsin, kilo vermeye falan
bence ihtiyacın yok.” deseydin, o günün zehir olmazdı. Mesela bir gün
kucağına oturup, ağır mıyım, derse sakın “evet, biraz” falan deme
“hayır” de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

-Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve
her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne
yaparlarsa yapsınlar.

-Aferim oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne
babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul
etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.

-Ve asla unutmazlar, değil mi?

-Aynen öyle. Yıllar önce annene, annesi için “biraz cimri” demiştim.
Hala “Sen benim annemi sevmezsin.” der ve annesi bize bir şey aldığında
gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.

-Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.

-Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları
anlayacaksın ama “sen” şunu mu demek istiyorsun.” diye asla yüzüne
vurmayacaksın.

-Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de
diyebiliriz. O beni iğnelediğinde “niye bana iğne batırıyorsun” diye
sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.

-Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. “akşama tok
mu geleceksin.” diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep
evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben
hemen anladım annenin ne demek istediğini. “Tok gel, yemekle uğraşmak
istemiyorum” demek istiyor. Anladım ama tabi “ne demek istiyorsun.” demedim.

-Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.

-Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden
tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle
uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan
“Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum,
gelirken bir şeyler getir yiyelim.” demez. Sanki böyle derse, iyi ev
kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık
bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. “Hayır, evde
yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin.”dedim.
“Tamam” dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası
döner yaptırdım. Onun dönerini de kepekli ekmek arasına yaptırdım. Bunu
düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme
derdinde, bu sıralar.

-Bu Bükçe’de kısa konuşma yok mu baba?

-Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da
kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı
sıkkın, soruyorsun, “Neyin var” diye. “Hiçbir şeyim yok.” diyorsa, aman
bir şeyi yokmuş, diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan
yakınarak, ağlamaya başlar.

-Bükçe’de “Hiçbir şey yok” demek “Çok şey var, benimle ilgilen” demek
oluyor, o zaman.

-Evet. Biz erkekler “Bir şey yok.” diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur,
sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir şey vardır ama; şu anda
konuşacak bir şey yok.” diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak
istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için “Bana
değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım.” demek istiyordur. Çok nadirdir,
gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp
bunaltmayacaksın tabi.

-Bir arkadaşım da kadınların “peki” demesi tehlikelidir, demişti.

-Doğru. Bir kadının ağzından çıkan “kuru bir peki, olur, tamam” her
zaman tehlikelidir. Bu Bükçe de “Şimdi tamam diyorum ama acısını daha
sonra çıkaracağım.” demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser.
Fakat pekinin yanında “peki canım, olur hayatım” gibi bir hoşluk
ekliyorsa korkmaya gerek yok.

-Zor bir dil baba.-Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi, ilk
başlarda öğrenirken biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar
yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı
senin, Bükçe, konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.

-Anlamak da pek kolay değil ama.

-Korkma o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum
zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca,
düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar, ve konuşurken suçlayarak
konuşurlar fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz
zannederler.

-Nasıl yani?

-Mesela, karın sana “ne zamandır dışarı çıkmadık.” derse bunu suçlama
olarak üstüne alma, seninle gezmek canı istiyordur, bunu sen düşünüp
teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir.
“Daha geçenlerde gezmeye gittik.” gibi bir savunmaya girme. “Tamam canım
haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz.” de, konu kapanır.
Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

-Küçük ama önemli detaylar.

-Aynen öyle. Mesela karın “üşüdüm” diyorsa, üstünü kalın giy demeni ya
da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.

-Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe’yi. Ne kadar erken
başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik, belki.

-Haklısın aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın
neresinden dönülse kardır.

-Not mu alsaydım, epeyce detayı varmış dilin.

-Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim.
Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret
ettiği sözcük “Fark etmez”dir. Fark etmezi kadınlar “Hiç umurumda değil,
ne yaparsan yap ” diye anlarlar.

-En değerli sözcük nedir?

-Sen bil, bakalım.

-Seni seviyorum, demek herhalde.

-Evet, kadınlar “seni seviyorum” sözünü sık sık duymak isterler. Biz
erkekler söylemiştim, zaten biliyor diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.

-Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var
gibi geliyor bana.

-Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlarda
çok önemli tabi. Kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl,
televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek
için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek
hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.

-Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.

-Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar
zaman alacak, zor ve masraflı şeyler, değil. Sen bu küçük şeylere dikkat
et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük
şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak
geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar
çok vericidir ama eğer sen hep alıp vermezsen, bir gün birden patlarlar.
Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.

-Tamam baba bunlara dikkat edeceğim. Garson yemek tabaklarını
kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor,
konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.

-Baba çok teşekkür ederim. Bükçe’yi anlamaya başladım. Canan aradı.
“Salonun perdelerini ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi
baksak.” dedi. Tam “Fark etmez, sen seç” diyecektim ki bunu senin
söylediğin gibi “Ev de perde de umurumda değil” gibi anlayacağı aklıma
geldi. “Tabi canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine
güveniyorum, sen seç istersen,” dedim çok mutlu oldu. Kendi seçecek.

-O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını
onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak
isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak,
işlerden kolay sıyırırız.

-Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana
Bükçe’yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.

-Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye
yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle
güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın.
Kullansınlar ki yüzleri gülsün.

Sema Maraşlı/
Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından

mehmet-sevket-eygi

Cehennem sadece müşrikler ve kâfirler için değil.Büyük günahlar işleyen, azgınlık yapan, haram yiyen, ribacı tevbesiz Müslümanların da Cehenneme atılacağını dinimiz bize açıkça bildiriyor.

Mü’min olanlar Cehennemde muhalled (devamlı olarak) kalmaz, cezalarını çekince çıkartılır.

Bugünkü topluma bakıyorum da, nicemizin kendisini Cehennemlik yapacak kötü işler yaptığını görüyorum.

Cennet azgınların yurdu değildir.

Cennet hırsızların, soyguncuların, zâni ve zâniyelerin, haram yiyicilerin yurdu değildir.

Peygamberimiz buyuruyor:

Bir kadın bir kediyi hapsetti. Hayvan yiyecek ve içecek bulamadı ve öldü. Allah o kadını Cehenneme koydu… (Buharî ve Müslim’de.)

Bu kadın Müslümandı…

Bir başka hadîste Efendimiz şöyle diyor:

İsrailoğullarına mensup kötü bir kadın yolculuk yapıyordu. Bir kuyuya rastladı, tutunup aşağıya indi, su içti. Yukarıya çıktığında bir köpeğin susuzluktan kıvrandığını gördü. Bu hayvancağızın da yanan bir ciğeri var, şuna su vereyim dedi. Tekrar kuyuya indi. Yanında bir kap olmadığı için ayakkabısının birini su ile doldurdu, yukarıya çıkardı, köpeği suvardı. Allah bu kötü kadını affetti. (Bu hadîs de hem Buharî’de, hem Müslim’de yazılıdır.)

Müslümanlara, kendilerini Cehennem’e koyduracak kötülükler, günahlar, isyanlar liste halinde bildirilmelidir. Bunların cezasından nasıl kurtulabilecekleri de anlatılmalıdır.

Önce günahlarımızı, isyanlarımızı bileceğiz.

Sonra onlardan pişman olup tevbe edeceğiz.

Bir daha yapmayacağız.

Gıybet büyük günahtır.

Riba büyük isyan ve günahtır.

Haram yemek günahtır.

Lüks, israf, gösteriş, gurur, kibir büyük günahlardır.

Salavat-ı hamseyi terk etmek büyük günahtır.

Komşusuna eziyet büyük günahtır.

Beytülmal-i müslimîni yağmalamak, hortumlamak büyük günahtır.

Toplumumuzda yaygın hale gelmiş israf (saçıp savurma, ihtiyaçtan fazla tüketim) haramdır, büyük günahtır.

Yaygın hale gelmiş rüşvet alıp verme, yapanları cehenneme attıran büyük günahtır. Ben söylemiyorum, Efendimiz haber veriyor: “Râşi de, mürteşi de (Rüşvet alan da veren de) ateştedir, yani Cehennemde yanacaktır.”

Gaflet karanlıkları içinde kalmışız… Başta Diyanet olmak üzere Müslümanların mutlaka uyarılması lazımdır.

Dinimiz hem müjdeliyor, hem korkutup uyarıyor. Bir müjdeler ve uyarılar kitapçığı çıkartılsa, çok açık ve seçik şekilde Müslüman halk uyarılsa; kişiyi Cennetlik ve Cehennemlik yapan şeyler anlatılsa ne iyi olur. Belki bir kısmımız uyanırız.

Kimse kendisini Cennetlik sanmasın.

Müslüman havf ile reca (korku ile ümit) arasında olmalıdır. Ne yüzde yüz havf, ne de yüzde yüz reca, ikisi arasında olacak.

Azgın Müslümanlar uyarılmalıdır.

Nemrudhâne gibi müzeyyen binalarda oturan Müslümanlar uyarılmalıdır.

Binitleriyle gurur ve kibir sergileyen azgın beyinsizler uyarılmalıdır.

Para kazanmak, zengin olmak için Kur’ân’a, Sünnete, Şeriata aykırı her kötülüğü yapan, her günahı işleyen sahtekârlar uyarılmalıdır.

Allah’ımız bize adaleti emretmiştir. Zâlimler uyarılmalıdır.

Müslümanlar bu devirde en çok kendilerine zulm ediyor.

Evet Cehennem sadece müşrikler ve kafirler için değildir. Azmışlar da orada yanmaya adaydır.

KAFİRLER SARHOŞ, MÜSLÜMANLAR SERSEM

GÜVENİLİR ve muteber din kitaplarımızda yazılıdır. Âhir zamanda kâfirler sarhoş gibi olacaklar, Müslümanlar sersem gibi…

Zahiren Müslüman gibi görünen, gerçekte ise iman dillerinden aşağı inip de kalplerine erişmemiş bulunan kimseler şu anda sarhoş gibidir. Gerçekten mü’min olanlar, tam sarhoş olmasalar da sersemlemiş vaziyettedir.

Sarhoşluk nedir?

Birincisi, hepimizin bildiği alkollü içki ve uyuşturucu madde sarhoşluğudur.

İkincisi para ve mal sarhoşluğudur.

Sonra: Gençlik sarhoşluğu… Zenginlik sarhoşluğu… Benlik sarhoşluğu…Mevki ve makam sarhoşluğu… Başkanlık sarhoşluğu… Hükm etmek sarhoşluğu…

Saymakla bitmez tükenmez. Lüks, israflı, sefih hayat sarhoşluğu…

Süslü meskenler, yazlıklar, mobilyalar, binitler, giysiler sarhoşluğu…

Lüks ve pahalı yemeklerin verdiği sarhoşluğu da zikr etmek gerek.

Velhasıl, kafirler sarhoş, mü’minler sersem vaziyette.

Kafirlere bir şey demeyeceğim. Onlar öylesine sarhoş ki, gözleri var görmezler, kulakları var işitmezler, kalpleri var nasır tutmuştur.

Salih, temiz, muttaki, birr, muhlis, nefs-i emaresi ile cihad eden, musalli, benliğiyle savaşan, haramdan kaçan, lüks ve israftan uzak duran Müslümanlara nasihat etmek benim haddim değildir. Büyük küçük hepsinin ellerinden öperim.

Âhir zaman sersemliğine yakalanmış sevgili iman kardeşlerimi uyarmak istiyorum. Bu uyarıyı haddini bilmezlik olarak kabul etmesinler lütfen. Bir vazifedir, yapıyorum, o kadar…

İlmiyle âmil sâlih hocalara, gerçek şeyhlere, gerçek kamil mürşidlere, bilge Müslümanlara tâbi olsunlar.

İtikadlarını tashih etsinler.

Farz namazları kılsınlar.

Kur’ân’a ve Sünnet’e uysunlar.

Paranın ve malın dehşetli bir imtihan olduğunu unutmasınlar.

Lüks ve israftan uzak dursunlar.

Gurur ve kibre kapılmasınlar.

Haram yemesinler.

Ribaya ve faize bulaşmasınlar.

Elleriyle ve dilleriyle insanlara zarar vermesinler.

Kanaatkâr olsunlar.

İslâm ahlâkının esaslarını öğrensinler ve hayata uygulasınlar.

Âhireti hiç unutmasınlar, büyük sefer için azık biriktirsinler.

Bela ve musibetleri savan sadakayı güçlerinin yettiği kadar versinler.

Kurtarıcı ilmi ve kültürü öğrensinler; faydasız ve zararlı bilgiden uzak dursunlar.

Merhamet görmek için merhametli olsunlar.

Bir Müslümanı kurtaracak bütün bilgiler İmamı Gazalî hazretlerinin İhyâu Ulumiddin adlı kitabında mevcuttur. Bu kitabı dikkatle, mümkün olursa ehliyetli bir hoca nezaretinde okusunlar ve içindekileri hayata uygulasınlar.

Kusuruma bakmayınız, yazmış bulundum…

20 MAYIS 2009

Mehmet Şevket Eygi

Gavurun işi zor

19/05/09

mahmut-toptas

Temizliği ve dürüstlüğü anlatmak için “Bir çocuk kadar temiz” diyoruz veya “Çocuk masumiyeti” deyimini kullanıyoruz.

İslâm dinine göre bütün dünyadaki çocuklar İslâm fıtratı üzeredirler ve masumdurlar.

Dili, ırkı, bölgesi, uyruğu ne olursa olsun İslâm fıtratı üzeredirler.

Sevgili Peygamberimiz: “Her doğan çocuk İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra anne-babası onu ya Yahudi, ya Hıristiyan veya Mecusî yapar.” buyurur. (Buhari Cenaiz 80-92, Müslim Kader 25, Tirmizi Kader 5)

Hadisi şerifte “Anne ile babası yani çevresi onu Müslüman yapar” demiyor. Çünkü dünyadaki bütün çocuklar Müslüman’dırlar.

Körpecik kuzuların tertemiz beyinlerine gavurluk tohumlarının ekilmemesi için çok dikkatli olmak lazım.

Okulda çocuğunuzun üzerine tüküren bir öğretmen olsa derhal müdüre durumu bildirir ve engellersiniz.

Hatta basına haber verir, o öğretmeni teşhir cezasıyla cezalandırırız.

Ama eğitim, basın-yayın yoluyla çocuklarımızın kar beyazı gönüllerine nelerin yazıldığına pek dikkat etmeyiz.

Televizyon, gazete, film, sinema, magazin kültürü gibi etkileyici eğitimler, kuzulara, körpecik dimağlara hedef olarak servet, şöhret ve şehvet putlarını dikiyorlar ve bunlara ulaşmak için dini hiçbir bağın onu engellemesine izin vermiyorlar.

Siyasiler, kendi küçücük akıllarından kanun kalıpları yapıyorlar ve insanlık ailesinin her ferdini o kalıba dökmek istiyorlar. Sığmayanları kanun kırbaçlarıyla yontuyorlar.

Onlar, hayvanlar gibi yaşamak, haram-helal ayırımıyla zevklerinden mahrum olmamak için ateist-gâvurluğu yaymaya çalışıyorlar. Gençken ateist oluyorlar. Zevklerini, şehvetlerini sınırsızca kullanmak için din engelini kaldırmaya çalışıyorlar.

Türkiye’de ve dünyada din düşmanlarına dikkat ederseniz, alnı terlemeden milletin malını hortumlayanlar, güzellerini soyanlar, dolar sayanlar veya bunların kapısının önünde onların attığı kemiklerle geçinenlerdir.

Materyalist eğitimle dünyanın her tarafında üniversiteli gangster, soyguncu, uyuşturucu taciri, böbrek, kalp, ciğer alıp satan insan kasabı doktorlar, kadın ticareti yapan üç dil bilen aydınlar, ihtisasa önem verdiklerinden çocuk yaştakileri satanlar, orta yaştakileri satanlar diye guruplara ayrılarak çağdaşlıklarını gösterenler, zamanı ve mekanı çürütüp kokutuyorlar.

İnsan kirlenince beraberinde dereler, nehirler, ırmaklar da kirleniyor.

Göllerde ve denizlerde canlılar can çekişiyor. Böyle giderse bir damla temiz su bulamayacağımız zannına kapılırken güneş gölleri, denizleri, bataklıkları ısıtıyor, kirli suları buharlaştırıyor, hava imbiğinden geçiriyor ve gökyüzünden tertemiz olarak tekrar tekrar üzerimize rahmet olup yağıyor.

İnsan tam ümitsizliğe düşeceği bir anda dünyamız yeni çığlıklarla aydınlanıyor. Hastanelerde, evlerde, doktor ve ebeler elinde dünyaya gelen tertemiz çocuklar gâvurun işini zorlaştırıyor.

Çünkü her doğan çocuğun (İslâm) fıtratı üzerine doğduğunu Peygamber Efendimiz haber vermiştir. (Buhari, Cenaiz 80, Müslim, Kader 25, hadis 2657, Tirmizi, Kader 5, hadis 2139) Kur’an-ı Kerim Rum süresi 30/30′da buna işaret etmektedir.

Gökyüzünden düşen her damla nehirleri ve denizleri kirletenlere “Siz bunu başaramayacaksınız” diye bir uyarı olduğu gibi her doğan çocuk da saf tertemiz dünyaya geldiği için gâvurun işini zorlaştırıyor.

Yağmur yağarken üzerindeki elbiseleri çıkarıp yağmurun doğrudan göğsüne ve omuzlarına değmesini sağlayan Peygamber Efendimize bunun sebebi sorulduğunda “O Rabbinden yeni gelmektedir” buyurmuş. (Müslim, İstiska, bab 2, hadis: 898)

Kendi malında kardeşinin bile ortak olmasına tahammülü olmayanlar, Allah’ın mülkünde bir buğday tanesi veya bir kandamlası yaratamadığı halde kendi çıkarları doğrultusunda kurallar koyarak kendini Allah’a ortak koşanlar, çıkarlarımı zedeliyor diye İslâm’ı engelleme çocukları kirletmeye devam ederek, bu yolda ellerinden geleni yaparak kendilerini yoruyorlar. Velhasıl, işleri zor.

Mahmut Toptaş

19 MAYIS 2009

mehmet-talu
Evliyâ-i Kiramdan tanınmış şahıslar hakkında da, “Kaddesellahu Esrarehu, Esrarehüma, Esrarehüm = ALLAH’ü Teâla onun sırrını, o ikisinin sırrını, onların sırrını (Ruh gibi insan bedenine konulmuş olan bir latîfedir ki, temâşâ (seyretme) mahallidir. Bak; Cürcâni; Ta’rifat:79) mukaddes eylesin” denilebilir. Bütün bunlar İslâm âdabı icablarındandır.

Bütün Ashab-ı Kiramı, din büyüklerini hayır ile anmak hepsine karşı hürmet ve muhabbet göstermek, hiç birinin hakkında dil uzatmamak lâzımdır. Onların aralarında geçen bazı olayları ileri sürerek haklarında hürmete aykırı sözlerde bulunmak, hiç bir Müslümana yakışmaz ve asla caiz olmaz.

Kur’an-ı Âzîm’î okumaya “Euzü” ile “Besmeleyi şerife” ile başlanır. Rabbimizin bu mukaddes kitabından hakkıyla istifade edebilmek için mutlaka Zatı ulûhiyetine sığınmamız, Kendisinden yardım dilememiz lâzımdır.

Bir Mushaf-ı Şerîf ele alınarak okunacağı zaman, abdestli bulunmak lâzımdır. Bu esnada kıbleye yönelmeli, toplu, hürmetli bir vaziyet almalıdır. Abdestsiz olan bir kimse, Mushaf-ı Şerifi kılıfsız olarak eline alamaz. Kudsî bir kitabı ancak  temiz, nezih olan eller tutabilir.

Kur’an-ı Azîm, temiz yerlerde, avret mahalleri örtülü ve Kur’an’ı dinleyecek vaziyette bulunan kimselerin yanlarında açıkça okunabilir. Kirli-pis yerlerde veya avret mahalleri açık veya başka bir işle meşgul kimselerin yanlarında âşikâre okunamaz, mekruhtur.

Dışarıda bulunup okunan Kur’an-ı Kerîm’e karşı hürmetli bir vaziyet almayacak kimselerin işitecekleri şekilde alenen Kur’an okunması da uygun değildir. Bu hal, Kur’an-ı Kerîm hakkında hâşâ ihaneti ve halk hakkında manevî mesuliyeti gerektireceğinden buna sebebiyet vermemelidir.

Hattat olan zat, yazacağı bir Mushaf-ı şerif  kağıtlarını yüksekçe tutup pek ince olmayan bir kalemle ve tertemiz bir mürekkep ile beyaz kâğıt üzerine yazmalı, satırlarını seyrekçe bırakmalıdır. Mushaf nüshalarını pek küçük kağıt parçalarında ince kalemler ile yazmak, tenzihen mekruhtur. Bu mübarek nüshaların altın ile veya gümüş ile süslenilmesi, tazimi gösterdiğinden caiz görülmüştür.

Mushaf-ı şerifi, Haceri Esvedi, Kâbe-i Muazzama’nın eşiğini tazim için öpmek caizdir. Buna “diyanet öpmesi” denir. Nitekim mübarek bir şahsın elini öpmeye de “tehıyye öpmesi” denilir.

Ekmeği öpmek, mübah veya hasen “güzel” olan bir husustur.

Mushaf-ı Şerîf ile, diğer dinî bir kitap ile veya taşında Kur’an-ı Kerim’den birşey yazılı bir yüzük parmakta iken -kesin bir zaruret bulunmadıkça- helaya girilemez, hürmete aykırıdır. Bunları helaya girmeden evvel çıkarmalı, temiz bir yere bırakmalıdır.

Bir Mushaf-ı Şerîf, okunmayacak bir hale gelince, temiz bez içine konup ayak basılmayacak temiz bir yere gömülmelidir. Bu, Kur’ân’a ihanet değil, bir ikramdır. Bununla beraber tam üzerine toprak atılmaması için orada bir lâhid veya tahtalardan bir tavan yapılmalıdır. Bu gibi mushafları yakmak caiz değildir.

Diğer dinî kitaplar ise, yıpranmış olunca, hem gömülebilir, hem de akar suya bırakılabilir, hem de içlerindeki mukaddes isimler silindikten sonra yakılabilir. Bu gibi kitap kâğıtlarına birşey sarmak, dine, ilme karşı hıyâneti ifade edeceğinden caiz olamaz. Aynı şekilde, içlerinde Cenabı Hakk’ın veya Resul-ü Ekrem’in isimleri yazılı kâğıt parçalarına da bu isimler silinmeksizin bir şey sarılması mekruhtur. Mabetlere karşı hürmette bulunmak da yapılması gerekli dini bir vazifedir. Bir camii şerife, bir mescide hürmetle girilir, içinde tazimli bir şekilde oturulur, lâubali hareketlerden, lüzumsuz sözlerden kaçınılır.

Kur’an-ı Azîm’e, din ve imana, Peygamberlerden herhangi birine ve Peygamberimiz (S.A.V)’in bir sünnetine, bir hadîs-i şerife, bir İslâm mabedine -haşa- sövmek, ihanette bulunmak veya bunlardan birini hafife almak “el-iyazu billâh = bundan ALLAH’a sığınırız” kafirliktir, derhal tevbe ve istiğfar edip imanı ve nikâhı tazelemek icap eder. Bir şahsın sarhoş bir halde böyle çirkin bir işte bulunması, kâfir olmasını gerektirmez. Çünkü kafirlik, itikatla-imanla alakalıdır. Aklın gitmesi ile beraber tahakkuk etmez. Böyle bir şahsa lâzımdır ki tevbe ve istiğfar etsin, sarhoşluk verici şeyleri kullanmaya son versin, böyle haram bir şeye devam etmesin.

İnsan, aslında en güzel şekilde yaratılmış mükemmel, muhterem bir varlıktır. Hiç bir kimseye sövülmesi caiz değildir. Bilhassa ağza sövülmesi büyük bir günahtır, “tazîr” (Hakkında belli bir ceza bulunmayan suçlardan dolayı şekli ve miktarı kadı (hâkim) tarafından tâyin ve tatbik edilen cezadır) cezasını ve tevbe-istiğfar etmesini gerektirir. Hattâ bazı fıkıh âlimlerine göre bir mü’minin ağzına sövülmesi kâfir olmasını gerektirir. Çünkü mü’minin ağzı iman ve Kur’an yeridir, onun ağzına söven, -haşa- Kur’an’a sövmüş gibi olur. Bu sebeple imanını ve nikâhını yenilemesi lâzım gelir.

Kur’an-ı Kerim’i veya herhangi bir din kitabını kasten temiz olmayan bir yere atmak, Kur’an âyetlerini, kelimelerini sihir büyü gibi bir maksatla temiz olmayan şeyler ile yazmak ve yine bu maksatla tazime aykırı sözler söylemek kâfirliği gerektirir. Bu sebeple bu gibi şeylerden son derece kaçınmak lâzımdır.

10 MAYIS 2009

Mehmet Talü

mehmet-talu

Hastaları ziyarette bulunmak: Müslümanlar, hasta olan dostlarını, komşularını münasip zamanlarda gidip ziyaret eder. Afiyetlerine duada bulunurlar. Bu da sevgiyi kuvvetlendirmeye, kalbleri hoş etmeye hizmet eden bir vazifedir. Bununla beraber bunun bir takım âdabı vardır. Mesela bu ziyaret, pek sık yapılmamalıdır, hastanın yanında çok oturulmamalıdır, canını sıkacak sözler söylememelidir. Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurmuşlardır: “Müslümanın Müslüman üzerindeki hakkı altıdır.” Ashab-ı Kiram tarafından:

- Ya Resûlellah! Onlar nedir? denildi. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz:

1- Ona rastladığın zaman kendisine selâm ver,

2- Seni davet ettiği zaman icabet et,

3- Senden nasihat isterse nasihat eyle,

4- Aksırır da ALLAH’a hamdederse teşmît et,

5- Hastalanırsa kendisini ziyaret et,

6- Öldüğü zaman cenazesinin arkasından git. (Müslim, Selam: 4, No: 2162, 4/ 1705)

Cenazelere katılmak: Bu da mühim, sevabı çok olan bir kardeşlik vazifesidir. Müslümanlar, vefat eden din kardeşlerinin cenazelerini kabirlerine kadar hüzünlü, düşünceli bir halde götürür, rahmet toprağına emanet ederler, haklarında rahmetle duada bulunurlar. Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayete göre Resulullah (S.A.V.) Efendimiz: “Kim cenazede, cenaze üzerine namaz kılınıncaya kadar bulunursa onun için bir kırat sevab vardır. Ve her kim de cenazede cenaze gömülünceye kadar bulunursa ona iki kırat sevab vardır.” buyurdu. Sahabe-i kiram tarafından:

- İki kırat sevabın miktarı nedir? denildi. Resul-i Ekrem (S.A.V.) Efendimiz: “İki büyük dağ kadar sevabdır.” buyurdu. (Sahih-i Buhari, No:1261; 1/445; Sahih-i Müslim, No:945; 2/652,)

Müslümanların kabirlerini ziyaret etmek: Müslümanlar kendi aralarından âhirete gitmiş olan zatların, bilhassa büyük âlimlerin, salihlerin kabirlerini vakit vakit ziyaret eder, kendilerini rahmetle anarlar. Bu da bir vefa ve kıymet bilmek vazifesidir. Bununla beraber bir hadis-i şerifte beyan olunduğu üzere: “Kabirleri ziyaret, ölümü hatırlatır, uyanmaya vesile olur.” (Tirmizi; Cenaiz:60; No:1056; 2/330, Nesâi; Dahaya:36; No:4430; 7/234, A. b. Hanbel; No:22496; 5/358) Bu sebeple kabirleri hürmetle, ibretle ziyaret etmeli, insanlığın acıklı akıbetini düşünerek gâfilane bir halde yaşamaktan kaçınmalıdır.

Mukaddesata hürmet ve tazim

ALLAH Teâlâ’ya mensûb olan, dinen pak, nezih “tertemiz”, manevî bir büyüklüğe sahip bulunan şeylere” mukaddesat = kutsal şeyler” denir. ALLAH Tealâ Hazretleri, mukaddes olduğu gibi, O’nun bütün mübarek isimleri de mukaddestir. Hattâ bir ism-i celîli de “Kuddûs”dür. Yine ALLAH Tealâ’nın kitapları, peygamberleri, velîleri birer kudsiyete sahiptirler. İslâm ibadetleri birer mukaddes vazifedir. İslâm mabetleri de birer mukaddes, mübarek yerlerdir. Biz Müslümanlar, bütün mukaddesata son derece hürmet ve tazim ile mükellefiz. Mukaddesata hürmet ve tazim etmeyen kimse, ruhu sönmeye başlamış, yüksek duygulardan mahrum kalmış, gafil bir şahıs demektir, insanî kıymetini kaybetmiş bulunur.

Mukaddesata karşı yapılacak hürmet ve tazim’in şekli, mukaddesatın hüviyet ve mahiyetine göre değişir. Biz burada bunların bir kısmına işaret edeceğiz. Şöyle ki: Herhangi mukaddes bir ibadete veya hayırlı bir işe başlayacağımız zaman Besmeleyi şerifeyi, mabudumuzun mukaddes ismini okumamız lâzımdır. Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayete göre Resulullah (S.A.V.) Efendimiz: “Herhangi ehemmiyetli bir söz veya iş, “Bismillah” ile başlanılmazsa, eksik kalır, hayırlı bir neticeye eremez” (A. b. Hanbel: No;8495; 2/359; Darakutni; Salat: No:2; 1/229) buyurdu.

Biz mukaddes mabudumuzun mübarek isimlerini zikrederken “Teâlâ” gibi “Celle celâlühü” gibi bir tabir kullanırız. Meselâ: “ALLAH Teâlâ” der,”Hak celle ve alâ” deriz veya “Rabbimiz Celle celâlühü hazretleri” deriz. Bunlar birer İslâm terbiyesi gereğidir.

Büyük Peygamberimizin yüksek isimlerinden biri zikredilince salât-ü selâm okuruz. Meselâ, “Hazreti Muhammed sallallâhü aleyhi vesellem” deriz. Ve mübarek isimlerinden birini yazdığımız, zaman “Aleyhissalâtü vesselâm” veya “sallâllahü aleyhi vesellem” gibi bir ifade yazarız veya dilimizle okuruz.

Diğer peygamberlerin mübarek isimlerinide “Selâm” ile zikr ederiz. Meselâ, “Adem aleyhisselâm”, “İbrahim aleyhisselâm” deriz. İki olursa “Aleyhimesselâm”, daha fazla olunca “Aleyhimüsselâm” denilir. Şânı yüce Peygamberlerden başkaları salât-ü selâm ile tek başına anılmaz. Ancak Peygamberler ile zikr edilince selât-ü selâma iştirak ettirilebilirler. Meselâ “Ebubekr aleyhisselât-ü vesselam” veya yalnız, “aleyhisselâm” demeyiz, yine, ALLAH Tealâ Hazretleri “Ashab-ı kirama salât-ü selâm buyursun” demeyiz, bilakis “ALLAH Tealâ Hazreti Muhammed’e ve O’nun âl ve ashabına salât ve selâm buyursun” diye dua ederiz. Peygamberler ile onlara tâbi olan ashabı kiramın aralarını ayırmak ve tâzîmdeki farka işaret için bu husus, İslâmî âdâb olarak bütün ümmet arasında kabul edilmiştir.

İsimleri yalnızca zikr edilen ashabı güzîn hakkında “Radıyallâhü anhüm = ALLAH onlardan râzı olsun” deriz. Bir olunca “Radıyallahü anh = ALLAH ondan razı olsun”, iki olunca da “Radıyallahü anhüma = ALLAH o ikisinden razı olsun” denilir.

Diğer ulema hakkında “Rahmetullahi aleyh, Rahmetullahi aley-hima, Rahmetullahi aleyhim = ALLAH’ın rahmeti onun, o ikisinin, onların üzerine olsun” denilir.

08 MAYIS 2009

Mehmet Talü

ahmet-kurucan
Yaklaşık bir yıl önce üst üste iki hafta yayınlanan bir yazımızda İslam hukuku ile fıkıh kavramları üzerinde durmuştuk. O yazılarda her iki kavramın tarifini, muhtevaları ve tarihi gelişimlerinden hareketle ifadeye çalışmış, fıkhın beşeri mi yoksa İlahi mi olduğu konusuna dolaylı da olsa göndermelerde bulunarak mevzuya açıklık kazandırmıştık.
Sözü edilen istikamette sorulan sorular, mevzuyu müstakil olarak yeniden ele almaya bizi zorladı.

Fıkıh, sözlükte, bir şeyi derinlemesine anlamak, idrak etmek; ıstılahta ise kişinin kendi leh ve aleyhine olan şer’i ve ameli hükümleri delilleri ile birlikte bilmek demektir. Bu hükümler, Allah-kul münasebetini kapsayan ibadetler başta, muamelattan ceza ve savaş hukukuna kadar, hayatın bütün alanlarını içine alır.

Kavramın tarihçesi ile alakalı şu hususun mutlaka bilinmesi lazım; başlangıçta tefsir, hadis, kelam, tasavvuf vb. ilim dalları bugünkü şekliyle birbirinden ayrılmış değildi. Bu sahalarda yapılagelen Kur’an ve sünnetten anlama çabalarının bütünü ‘fıkıh’ veya ‘ilim’ şeklinde adlandırılıyordu. Daha sonra bu sahalar bir anlamda istiklaliyet kazanınca, fıkıh, sadece şer’î delillerden elde edilen amelî hükümlere hasr edildi. Bugün fıkıh dediğimiz zaman anlaşılan şey budur ve fıkıh kitaplarının münderecatı bunu göstermektedir.

Dikkat ederseniz, yukarıdaki cümlelerde ‘anlama çabası’, ‘şer’î delillerden elde edilen’ sözleri, aslında fıkhın beşerî mi İlahî mi olduğu konusunda nihaî cevabı veriyor. Buna göre fıkıh ne bütünüyle beşerîdir, ne de İlahî. Dayanmış olduğu İlahî asıllar, Kur’an ve sünnet gibi vahy merkezli deliller onun İlahî yanını oluştururken, insan aklının anlama çabası sonucu ortaya koyduğu içtihatları itibarıyla da beşerîdir.

Bu kadar açık ve net olan gerçeğe rağmen bazılarının ısrarla “fıkıh İlahidir” demesi ve bunlara karşı birilerinin de “hayır, beşerîdir” tartışmalarına girmesi, ifrat ve tefrite verilebilecek güzel bir örnektir. Bu yaklaşımların birinden taassup ürer, diğerinden ibahilik. Biri insan aklının ürününe ebedilik ve evrensellik kılıfı giydirir, diğeri 15 asra damgasını vuran geleneğimizi hafife alır. Biri fıkhı, “ed-din” olan İslam ile aynı kefeye koyar, diğeri fasılları reddedeyim derken asıllara da dokunur ve binanın sarsılmasına sebebiyet verir.

Nitekim yakın tarihimiz yukarıda üç cümlelik mukayese ile özetlemeye çalıştığımız gerçekleri bizatihi gösterdi. Bir tarafta TV ekranları ve magazin basın, diğer tarafta korumacı duygusunun heyecanı ile piyasaya sürülen yayınlarda bunu gördük ve görmeye devam ediyoruz.

Konu özelinde yapılan usulsüz, üslupsuz, metotsuz tartışmaların bizi bir yere götüreceğini zannetmiyorum. Aksine bu tür tartışmaların hem dine hem de üzerinde tartışılan fıkhın daha iyi anlaşılması, öğrenilmesi ve yaşanmasına zarar vereceğini düşünüyorum. Şunu unutmayalım, bizim halkımızın belki baştan bu yana fıkıh ekseni üzerine oturttuğu bir din algısı vardır. Tasavvuf, kelam, hadis, tefsir fıkıh kadar halkımızın gündeminde yer almadığı kimsenin inkâr edemeyeceği bir hakikattir. O halde bu hakikatin incitilmemesine özen gösterilmelidir.

Unutmayalım; her taş yerinde ağırdır. Taş yerinden oynadığında, o taşın üzerine müesses kılınan binanın sarsılmaması düşünülemez. Dünya ve ukba hayatımızı şekillendiren kavramları yerli yerinde kullanmak, mahiyet-i asliyelerine uygun değer vermek, hem bugünümüzü daha iyi yaşamak hem de geleceğimizi daha iyi, daha güzel şekillendirmemiz için çok dikkatli olmamız gereken alanların başında gelir.

Din ile diyanet, İslam ile İslamiyet kavramları üzerinde yeniden düşünmeye ne dersiniz? a.kurucan@zaman.com.tr
07 Mayıs 2009

Ahmet Kurucan

mevlut-ozcan
İnsan bazan kendi kendisini gurura kaptırarak bizzat kendisini aldatabilir. Böyle anlarda insanı bu korkunç tehlikeden koruyup kurtaracak tarihte büyük olaylar ve örnekler yaşanmıştır. Bunlardan biri de şudur:

İstanbul’da, Bayazıd-Aksaray arasındaki cadde üzerinde yaşlı, kendi hâlinde, nur yüzlü bir eskici vardı. Eski ayakkabı tamiri yapardı. Dükkânının önü rengârenk lâlelerle süslendiği için bu zâta “Lâleli Baba” diyorlardı.

3.cü Mustafa birgün Cuma Namazından çıkmış giderken halk:

- Padişahımız çok yaşa!.. diye bağırıyordu.

Padişah atının üzerinde gayet mağrurdu. Bu zâtın dükkânının önünden geçerken ihtiyarı upuzun yatar gördü. Yanına vardı.

Aralarında şu konuşma geçti:

- Biz cihan padişahıyız. Bize saygı gerek.

Lâleli Baba yerinden doğrulmadan şu cevabı verdi:

- Ben bir Hiç’im. Sen Padişah olduğunu söyledin. Peki, padişah olmak için ne yaptın?

- Okudum. Valilik yaptım. Babam öldü padişah oldum.

- Ya… Peki, sonra ne olacaksın?

- Hiç. Hiçbir şey.

- Gördüm mü bak, ben şimdiden hiç’im. Senden çok öndeyim. Daha sen çok sonralar Hiç olacaksın…

Bu konuşma neticesinde padişahın gözünü kapatan gurur perdesi yırtılmış, gerçekleri görmeye başlamıştı.

Saygısız davrandığı için kızdığı bu kişiye aşık oldu. Öylesine bağlandı ki bu kişye… Her zaman kendisini ziyaret ederdi.

Laleli Camii’ni aynı padişah yaptırmış, semte de, câmiye de bu Allah dostu kişinin adı verilmiştir. Öz doğru olur, kişinin de biraz gayreti olursa Allah (c.c.) her türden belâ, musibet ve hastalıklardan koruyup kurtarıyor. İşte 3′üncü Mustafa ve Lâleli Baba hadisesi bunun böyle olduğunun kanıtıdır.

Şu hadis-i şerif ne kadar da ufuk açıcı. Peygamberimiz Efendimiz:

- Kalbinde zerre kadar kibir bulunan kimse cennete girmeyecektir. Kalbinde zerre kadar imân bulunan kimse cehenneme girmeyecektir.

Adamın biri sordu:

- Ya Rasûlallah! İnsan elbisesinin güzel olmasını ister. (Bu kibir midir?)

Peygamber Efendimiz:

- Hayır, şüphesiz Allah güzeldir, güzeli sever. Kibir, hâk olan bir şeyi reddetmek ve halkı hor-hakir görmektir, buyurdu.

Tarihten de bir misal vererek bu mes’eleyi bitirmek istiyorum:

Yunanistan’ın önde gelenlerinden biri de Solon’dur. Solon, birgün seyahate çıkar. Frikya’ya gider. O tarihte oranın hükümdarı Karun’dur.Salon, tanınmış olduğundan Karun ona izzet, ikram eder. Karun çok zengindir. Salon’a hazinelerini gezdirir. Gördükleriyle gözlerinin kamaştığını zanneder Solon’un. Gezi bitince Solon’a sorar:

- Dünyanın en bahtiyar adamı kim?

Karun, Solon’dan “- Sensin” demesini bekler. Ancak Solon, düşünür. Der ki:

- Dünyanın en bahtiyar adamı Yunanlı bir kadındır. Çocukları harbte öldüler. Kadın tek başına yaşıyor. Fakat gayet bahtiyardır.

Karun, yine sorar:

- İkinci bahtiyar adam kimdir?

Solon buna ve müteakip sorulara da yaklaşık cevaplar verir. Karun şaşırır.

- Ben böyle yaşarken nasıl olur, der.

Solon ona:

- Sen yaşıyorsun. Hayatını bitirmedin. Bu ihtişamın, servetin yarın ne olacak, bu belli değil. Bir insanın hakkında hüküm vermek için hayatını tamamlaması gerekir, diye cevap verir. Zaman sonra Darius, Frikya’yı istila eder. Karun’u yakalayıp asmaya götürürler. Karun, dar ağacına gelince Solon… Solon… diye bağırır.

Darius:

- Bu adam deli midir? Niye bağırıyor diye sorar.

Karun’a niçin bağırdığını sorarlar. Der ki:

- Böyle bir hikâye oldu. Mağrurdum. Dünyanın en bahtiyarı olduğumu zannediyordum. Dünyada benim hazinelerimden daha büyük olan yoktu.

Fakat Solon:

- Belli olmaz. Ölmeden hakkında hüküm vermek doğru değil, demişti. Netice, dediği gibi çıktı. Sizin âkıbetinizin de ne olacağı belli değil, der. Darius emir verir. Karun’u serbest bırakırlar…

Mevlüt Özcan

07 MAYIS 2009

mahmut-toptas
Toprak çoraksa atılan tohumlar yeşeremez. Atılan tohumlar küllüğe atılırsa çiçeği renkli, yeşili alımlı olur ama insana zarar verir.

Hayvanlara bile verilen zararlı yemler “Deli dana” hastalığının yayılmasına sebep oldu.

Toprak verimli, tohum güzel, su kandırıcı, rüzgar ılgıt ılgıt olursa o beldenin ürettiği her şey güzel olur.

Rabbimiz buyurur: “Güzel ülkenin bitkisi, Rabbinin izniyle (güzel ve bol) çıkar. Kötü olanınki ise zor çıkar. Şükreden bir kavim için ayetlerimizi Biz, böyle açıklarız.” (Kur’an-ı Kerim A’raf suresi ayet 58)

Burnunuza kötü koku geldiğinde burnunuzun direği kırılırken, bütün hücreleriniz büzüşürken iç dünyanızda da kasılmalar meydana geldiği gibi kötü haberler, zararlı bilgiler de insana girdiğinde aynı şekilde ten ve canımızda kasılmalar meydana gelir.

Bülbüller gül dalında öterler.

Kurtcuklar gübreliklerde yaşarlar.

Rabbimiz: Pislikler, pisliklere layıktır, iyi ve güzeller iyi ve güzellere layıktırlar” buyurmuş. (Kur’an-ı Kerim, Nur suresi ayet 26)

“Temizi, pis ile takas yapmayın” buyurmuş. (Kur’an-ı Kerim, Nisa suresi ayet 2)

Bir damla gül yağının kokusu karşısında bir tonluk gübre kokusunun hiç bir kıymeti olmadığı gibi pislik ve pis insanların çokluğunun hiçbir değeri yoktur.

Rabbimiz buyurur: “De ki: “Pisin çokluğu tuhafına gitse de pis ile temiz denk olmaz. Ey akıl sahipleri, Allah’tan sakının ki kurtuluşa eresiniz.” (Kur’an-ı Kerim, Maide suresi ayet 100)

Ebu Said el-Hudri’nin (r.a.) rivayetine göre, Sevgili Peygamberimiz de “Gübrelikte biten yeşillikten sakının” buyurmuş. O nedir diye sorulduğunda (Örnek olarak) “Kötü yerde (yerde, kötü çevrede, kötü kültürle yetişen) biten güzel kadın” diye cevap vermiş. (Deylemi 1/382 hadis no 1537, Ramehürmüzi, el-emsal 1/120 rakam 84, Kenz-ül ummal hadis no 45615. Nasıruddin el Elbani bu hadisi el-silsiletüzzaıfe’sinde zikretmiş)

Örnek özel olsa da hadisin manası geneldir.

Kur’an-ı Kerim, güzel ve temiz sözden (İbrahim suresi 24), güzel ve temiz nesilden (Âl-i İmran suresi 37), güzel ve temiz evlerden (Tevbe suresi 72), güzel ve temiz hayattan (Nahl suresi 97), güzel ve temiz ülkeden (Sebe suresi 15) bahseder ve Cennete layık olmak için bu dünyada sözden ülkeye kadar her şeyimizin temiz ve güzel olmasını ister.

Güzel söz/Kelime-i Tevhide sahip olmayan ve üç ilaha inanan Bush ve benzerleri, ellerine alıyorlar silahı ve beşikteki çocuktan, camideki imama kadar her canlıyı yerle bir ediveriyorlar.

Onların haram artığıyla yetişen gençler de liselerdeki arkadaşlarını kurşuna diziyorlar.

Ekonomik yönden her türlü silaha sahip kıldığımız, her markadan arabaya bindirdiğimiz, evine telefon ve televizyon, cebine dolar, eline bomba verdiğimiz insanların medresesini kapattık.

Medresede eğitim alması gereken gençlerin dağa çıkmasına yardım ettik.

Şimdi dövünüyoruz “Bunlar bunu neden yaptı?” diye.

“Biz, nerede yanlış yaptık, eğitim gıdamızın içinde eksik olan bir madde var herhalde?” diye sormuyoruz.

İşin kolayına kaçıyor ve “Eğitimsizlik” diyoruz.

Sizin anladığınız eğitime, suç ve ceza anlayışınıza göre en üst yerlere gelen Profesörlerle Generaller de bin türlü suç töhmetiyle içeride zanlı olarak yatıyorlar.

Gök ekini biçer gibi ceza kanunu bıçaklarıyla insanlarımızı biçmeden önce ektiğimize bakalım.

Mahmut Toptaş

07 MAYIS 2009

mehmet-talu
Yaz Musâfaha = El tutuşmada bulunmak: Şöyle ki, iki Müslüman bir araya gelince birbirinin elini tutar. Salât-ü selâm okur, birbirinin hatırını sorarlar. Bu da sevgi, dostluk nişanesidir. Bera b. Azib (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Birbiri ile karşılaşan iki Müslüman, musafaha yaparlarsa biribirinden ayrılmadan önce onların günahları mağfiret olunur.” (Ebu Davud; Edep:153; No:5212; 2/775, Tirmizi; İstizan ve Edep:31; No:2727; 5/74 - İbn-i Mace; Edep:15; No:3703; 2/1220)

Teşmit-i Âtıs = Aksırana karşı hayır ve bereketle dua etmek: Şöyle ki bir Müslüman aksırınca: “Elhamdülillah” der, yanındaki müslüman kardeşi de “yerhamükümüllah = ALLAH size rahmet etsin” diye dua eder, aksıran şahıs da: “yehdinâ ve yehdikümüllâh = ALLAH Teâlâ bizleri de sizleri de hidayette daim buyursun” diye karşılıkta bulunur.

Meclislerde temiz ve adaba riayetkar bir halde bulunmak: Şöyle ki Müslümanlar meclislerde yıkanmış, temiz ve hattâ abdestli bir halde toplanırlar, görünümleri temiz, elbiseleri temiz bulunur. Meclislerde bilgili veya yaşlı zatlar üste geçirilir, lüzum görülmedikçe söze atılmayıp söylenilen faydalı şeyleri dinlerler, meclise sonradan gelenlere yer verirler, birbirine karşı güler yüzlü-tatlı dilli bulunurlar. Müslümanlar, kendi kendilerine meclisin üst başına geçmezler, kendilerine hürmet için kalkarak yerlerini vermek isteyenlerin hemen yerlerine geçip oturmazlar, rızaları olmadıkça iki kimsenin arasına sokulup oturmak istemezler, bir meclisteki üç Müslümandan ikisi başbaşa verip gizlice konuşmazlar, üçüncü arkadaşlarının üzülmesine, yanlış zanna düşmesine meydan vermezler. Müslümanlar, bulundukları meclisten arkadaşlarından müsaade alarak ayrılırlar. Ve meclisten kısa bir süre için ayrılan arkadaşlarının yerine hemen geçip oturmazlar.

Dostları ziyaret: Müslümanlar münasip zamanlarda gidip din kardeşlerini, büyüklerini veya yakınlarını ziyaret ederler. Bu ziyaret de bir muhabbet ve vefa nişanesidir. Şu kadar var ki ziyaret, usandıracak derecede pek sık olmamalıdır. Ziyarete gelenlere mümkün olduğu kadar ikram edilmesi lâzımdır. Ebû Hüreyre (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Kim Allah’a ve ahret gününe iman ediyorsa misafirine ikrâm etsin. ” (Buhârî, Edeb 31, 85, Nikâh 80, Rikâk 23; Müslim, İmân 74, (47); Ebû Dâvud, Edeb 132, (5154).)

Ziyafetlere icabet: Bir Müslüman, din kardeşinin dâvetine icabet eder. Ziyafetinde bulunur. Bu şekilde aralarındaki muhabbet ve mürüvvet artmış olur. Abdullah b. Ömer (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Sizden biriniz din kardeşini davet ettiği zaman -ister düğün yemeği, isterse benzeri olsun- o da hemen icabet etsin.” buyurdu. (Ebu Davud; Et’ıme: No: 3738; 3/340. Müslim Nikah: 16; No:100; 2/1053) Yeter ki ziyafette haram bir şey bulunmasın. Çünkü bir Müslüman, gayrimeşru eğlenceler, içkiler bulunduğunu bildiği bir ziyafete gidemez. Ancak gittiği takdirde men etmeye gücü olursa veya kendisine hürmeten o haram şeyin terk edileceğini bilirse, o zaman gidebilir. Ziyafette misafirlere ağırlık verecek kimseleri bulundurmamalıdır. Misafirler gitmek isteyince ev sahibi ısrar etmeksizin biraz daha oturmalarını dilemelidir. Herhalükarda merasim, sade, tabiî, külfetten beri bulunmalıdır.

Hürmet için ayağa kalkmak: Müslümanlar yanlarına gelen din kardeşleri için ayağa kalkabilirler. Bu bir hürmet alametidir. Mescitte bulunan veya Kur’an okuyan bir Müslümanın tazim edilmeye layık bir zat için ayağa kalkması mekruh değildir. Bir meclise gelenler için ayağa kalkılması âdet olan yerlerde ayağa kalkmak, uygun bir davranıştır. Çünkü aksi takdirde düşmanlığa, dargınlığa sebebiyet verilmiş olabilir. Değerli zatların ellerini öpmek: Müslümanlar, âlimlerin, takva sahibi kimselerin, âdil hâkimlerin ellerini bereketlenmek için öperler, kendileri ile müsâfahada bulunurlar, bunda bir sakınca yoktur. Bunlardan başka büyüklerin ellerini müslümanlıklarına tazim ve ikram için öpmek de caizdir. Fakat dünyalık bir gaye için öpmek mekruhtur. Bir de bir Müslümanın başkası ile karşılaştığı zaman kendi elini öpmesi tahrimen mekruhtur. Alimlerin ve diğer büyüklerin huzurlarında yerleri öpmek de haramdır. Bunu yapanlar ve buna razı olanlar günaha girmiş olurlar. Bu bir nevi putlara yapılan ibadetleri andırır. Bir Müslüman için asla caiz değildir.

Komşuluk haklarına riayet etmek: Şöyle ki müslümanlıkta komşuluğun büyük ehemmiyeti vardır. Rafi’ b. Hadic (R.A.) dedesinden rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Ev almadan evvel komşu, yola çıkmadan evvel arkadaş araştırınız” (Aclûni, Keşful Hafa; No: 531; 1/179. Taberani el-Mu’cemu’l-Kebir; No:4379; 4/268.) buyurdu. Komşulara ikram bir sünnettir. Bir Müslüman, komşusuna fazla riayet eder, güler yüz gösterir, lüzumuna göre ödünç verir, bir kederi olunca teselli verir, taziyede bulunur, komşusuna eziyet verecek şeylerden sakınır, evlerinin akıntı suları ile, çerçöpleriyle komşularına zarar vermez. Gece ve gündüz yüksek perdeden devam eden çalgılarının, radyolarının sesleriyle komşularını rahatsız edenler, komşularının huzurlarını, hastalarını, okur-yazarlarını düşünmeyenler, komşuluk haklarına riayet etmemiş, en mühim sosyal bir vazifeyi ayaklar altına almış bulunurlar. Ebû Şureyh (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz arka arkaya üç kerre: “Vallahi îmân etmiş olmaz, vallahi îmân etmiş olmaz, vallahi îmân etmiş olmaz!” buyurdu. Mecliste hazır bulunanlar tarafından:

- Yâ Resûlellah! Bu îmân etmiş olmayan kimdir? diye soruldu. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Komşusu zulümlerinden, şerrlerinden emîn olmayan kimsedir.” diye cevâb verdi. (Buhari; Edep:29; No:5670; 5/2240. Hakim el-Müstedrek; 4/165. A. b. Hanbel; No:3663; 1/387. No:2818; 2/288. Tayalisi, Müsned; No:1437; 2/676.) Kısacası insan komşularının muhabbetini, övgüsünü kazanmalıdır. Hazreti Ömer (R.A) demiştir ki: “Komşusu, yakını ve yol arkadaşı tarafından övülen kimsenin güzel hal sahibi olduğundan şüphe etmeyiniz.”

Mehmet Talü

07 MAYIS 2009

mehmet-sevket-eygi
Mardin’deki korkunç kıyımdan sonra, bir kere daha anladım ki, ülkemiz kocaman bir tımarhâneye dönmüştür. Düşünebiliyor musunuz, yemekten kalkıp namaza duran akrabalarını, hısımlarını, komşularını, amcalarını, yeğenlerini vahşice öldürmüşler. Hamile kadınları, bebekleri, herkesi…

Bu bir terör eylemi değilmiş… Bundan âlâ terör olur mu?

Bu korkunç hadise bize ders verir mi? Kesinlikle vermeyecektir.

Başbağlar fâciasından ders ve ibret almayanlar bundan sonra da almayacaktır.

Bu ülkede gözü dönmüşler var. Silahları var. Onlar her türlü cinayeti işleyebilir.

Bizim büyük medyamıza yağlı bir konu çıktı.

Cumhurbaşkanımız o köye gidebilirse iyi olur.

Diyanet İşleri Başkanı da gitmelidir.

Yetmiş milyonluk şu ülkede yedi büyük bilge, yedi gerçek aydın kaldıysa onlar da bir uyarı metni hazırlayıp millete sunmalıdır.

Geleceğimiz daha kimbilir böyle kaç korkunç hadiseye gebedir.

Çanlar acı acı, korkunç korkunç durmadan çalınmalıdır.

KİMSE ÜZERİNE ALINMASIN

(Bu yazı tamamen anonimdir. Hiçbir şahıs, parti, iktidar kasd edilmemektedir. Kimse üzerine alınmasın.)

1. İhalelere fesat karıştıranlar lanetlidir.

2. Devletin, belediyelerin bütçelerini hortumlayanlara lanet olsun.

3. Saçı bitmedik yetimlerin haklarını yiyenler mel’undur.

4. Halkın oylarını satın alanlar alçaktır.

5. Oylarını satanlar onlardan daha alçaktır.

6. Haram yiyenler eşkıya zümresindendir.

7. Gurur, kibir, kendini beğenme hastalarının burunları sürtülecektir.

8. Kini olanın dini yoktur.

9. Kara, kirli, necis servet sahipleri uğurlu, meymenetli, hayırlı kimseler değildir.

10. İslâm dininde istikamet (doğruluk, dürüstlük) farz-ı ayndır.

11. Doğru olmayan Müslümanın namazı, orucu sizi aldatmasın.

12. Müslüman yalan söylemez, yalancı münafıktır.

13. Müslüman aldatmaz. Resûl “Bizi aldatan bizden değildir” buyurmuştur.

14. Müslüman, vaadini/sözünü yerine getirir. Getirmeyen münafıktır.

15. Müslüman emanetlere hıyanet etmez. Eden münafıktır.

16. İman ile küfür bağdaşmaz, uyuşmaz. İmanla küfrü bağdaştırmaya uğraşan kızıl münafıktır.

17. Birilerini haram paralarla zenginleştirip yeni bir burjuva sınıfı oluşturmaya çalışanlar yanlış yoldadır.

18. İsraf haramdır. Müsrifler fâsık ve fâcirdir.

19. Haram, gayr-ı meşru, ahlâk ve hukuk dışı yollarla zengin olanlar bilsinler ki, o kara servetlerinin hesabını verecekler, dünyada rezil ve rüsvay olup âhirette yanacaklardır.

20. Din kutsaldır, ona sadece hizmet edilir. Dini, istihdam ve istismar ederek (sömürerek) zengin olanlar, ikbal elde eden insanlar alçaktır.

21. Müslümanlıkta hırsızlığın ölçüsü şudur: Peygamber buyurdu ki, Allah’a yemin ederim ki, kızım Fatıma hırsızlık yapsa onun da elini kestiririm.

22. Allah, Kur’ân’da adaleti emr etmiştir.Peygamber adaletle idare etmiştir. Adaleti bırakıp zulm edenler isyankâr Müslümanlardır. İsyankârların sonu iyi olmaz.

23. Bizden önceki taçlı, tahtlı, devletli, ikballi, saltanatlı ekselans adamlara ve zümrelere bakalım. Ne olmuşlar? Yerlerinde yeller esiyor. Âdil ve sâlih olanlar hayırla anılıyor, zâlim ve fâsık olanlar kınanıyor.

24. Helalinden elde edilmiş hayırlı ve meşru az mal; haram yollarla elde edilmiş kara ve kirli büyük servetlerden bin kere hayırlıdır.

25. İnsanların bir kısmı bir müddet kandırılabilir, aldatılabilir. Lakin bütün insanlar devamlı olarak kandırılıp aldatılamaz.

26. Allah ihmal etmez imhal eder (mühlet verir).

27. Allah her insana iki melek tayin etmiştir. Biri iyiliklerini, sevaplarını, hayırlarını yazar. Diğeri kötülüklerini günahlarını, isyanlarını.

28. Azgınlar bir türlü doymazlar. Onlara dünyayı verseniz, yanında Ay’ı da isterler. Onların gözünü ancak toprak doyurur.

29. Mal mal mal… Para para para… İkbal şan alkış debdebe tantana… Gurur, kibir, benlik… Ben ben ben… Bu gidiş Mevlaya mı, belaya mıdır?

30. Kurtuluş çaresi var mı? Elbette var. Çareleri sayıyorum. Ölmeden önce âcilen bütün kötülüklerinize tevbe etmek… Haram, kirli, necis servetleri hak sahiplerine iade etmek… Hak sahipleri bulunamazsa hayır yapmak…

Acınacak Halimiz

1993′te Paris’te Gallimard Yayınevi tarafından hazırlanmış ve çeşitli dillere tercüme edilmiş İSTANBUL adlı tanıtım kitabına hayran kalmamak mümkün değil. Bende bu kitabın Fransızca orijinali, İngilizce ve İtalyanca tercümeleri bulunuyor. Şu anda masamın üzerinde İngilizce nüshası var. “İstanbul and Nortwest Turkey, Knopf Guides, New York, 407 s. 1994). Kitabın her sahifesi sanki bir kuyumcu titizliğiyle işlenmiş, eser irili ufaklı binlerce resim, fotoğraf, harita ve plan ile süslenmiş.

Bu kitap öyle sıradan bir turist rehberi değil. İstanbul ve civarına ait çok zengin ve etraflı bir kültür ansiklopedisi. İçinde neler yok ki… İstanbul ve civarının kuşları, balıkları, deniz hayvanları, ağaçları, çiçekleri… Mimarî eserleri, Türk evleri… Hüsn-i Hat sanatı… İstanbulla ilgili birkaç şiir… Binlerce konu, binlerce resim… 46-48′inci sayfaların başlığı “The Turkish Language= Türk Lisanı”. Bu bölümde yer alan bir cümleyi dikkatlerinize sunmak istiyorum:

“…the children of the Republic cannot even decipher the inscription on their grandfather’s tombstones.” (s.47)

Cumhuriyet çocukları, dedelerinin mezar taşlarını çözmekten (okuyup anlamaktan) âcizler… diyor.

Biraz alaycı, biraz acıyan ve aşağılayan bir üslup değil mi?

Kitabın bu bölümünde, Arap alfabesinin yasaklanmasının felaketli, facialı neticelere ulaştırdığı söyleniyor.

Sadece yazı değiştirilmekle yetinilmedi, lisan üzerinde de ağır baskılar ve zorlamalar yapıldı.

Biz Türkiyeliler, lisanımızın ve kültürümüzün yakın çağda mâruz kaldığı baskıları, kopuklukları, zoraki değişimi tartışmıyoruz, tartışamıyoruz ama kültürlü yabancılar bizim nâmımıza tartışıyor ve halimize acıyor. Gerçekten yazı ve lisan konusunda acınacak bir halimiz var.

1928′de harf devrimi yapıldığı zaman, ülkedeki her okur-yazar vatandaş Arap-İslâm yazısını ve Osmanlıca kültür lisanını biliyordu. Aradan 80 sene geçti. O okur-yazarlar öldüler ve yeni nesiller artık dedelerinin mezar taşlarını, tarihî binaların Türkçe kitabelerini, Devlet Arşivi’ndeki yüz milyon adede yakın belgeleri, Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki ve başka kitap saraylarındaki yazma ve basma eserleri okuyamıyorlar. Okumayı öğrenseler bile anlamakta güçlük çekiyorlar.

1927′de İstanbul Dârülfünunu (üniversitesi) müderrislerinden (profesörlerinden) Abraham Galanti, “Arabî Harfleri Terakkimize Mâni Değildir” başlığıyla çok önemli bir kitap yazmıştı. Dedikleri doğru çıktı. Japonlar, Arap harfleriyle yazılı Osmanlıcadan bin kere daha zor, daha çetrefil, daha muğlak, öğretilmesi ve öğrenilmesi zahmetli yazılarıyla; ilimde, teknikte, sanatta, medeniyet ve kültürde harikalar meydana getirdiler, 400 üniversitelerinde çok güçlü çok vasıflı, çok kültürlü, çok üstün insanlar yetiştirdiler, bir sürü Nobel armağanı kazandılar. Demek ki, zor bir yazı ilerlemeye, kalkınmaya, yükselmeye engel olmuyormuş. Aksine, onunla yazan ve okuyanları güçlendiriyor ve vasıflı kılıyormuş.

Aradan 80 sene geçti, olan oldu. Bari bundan sonra liselerimize Osmanlıca dersleri konulsa ve yeni nesiller dedelerinin, atalarının mezar taşlarını okuyabilseler. İyi mi olur, kötü mü olur?

Türkçe asırlar boyunca yirmiye yakın alfabe çeşidi ile yazılmıştır.Müslüman Türk alemi bin yıldan fazla lisanını İslâm harfleriyle yazmış, kültür hâfızasını bu yazıyla bina etmiştir.

Devrimler yapılmış ve neticeler alınmıştır. Bundan sonra artık yasakları, tabuları sürdürmemek gerekir.

İstanbul’da Beyazıt meydanına bakan büyük bir kapı var. Eski adıyla Seraskerlik kapısı. Üzerinde çok nefis, çok büyükTürkçe bir kitabe yer alıyor. “Daire-i Umûr-i Askeriye”. Bugünkü sade ve öz Türkçe ile “Askerlik İşleri Dairesi” manasına gelir. Şu anda bu kapının altından gelip geçen nice profesör bu yazıyı okuyamıyor. Bu okuyamama iyi midir, kötü müdür? İlerleme midir, gerileme midir?

İster misiniz, bu yazımdan dolayı başımı ağrıtsınlar…

07 MAYIS 2009

Mehmet Şevket Eygi

hilmi-yavuz
Geçen haftaki yazımda Prof. Dr. Robert Dankoff’un ‘Evliya Çelebi Seyahatnâmesi Sözlüğü’nün yeni basımını tanıtmaya çalışmış ve bu sözlüğün Türk dili araştırmalarında katkısının ne olabileceğini sormuştum. Sözlüğü, ‘Katkılarla İngilizceden çeviren’ Prof. Dr. Semih Tezcan, ‘Okuma Sözlüğü’nün, gelecekte hazırlanacak olan ‘Büyük [Tarihsel, Elektronik] Türkçe Sözlük’ için, haklı olarak, ‘büyük yardımı’ dokunacağı kanısındadır.
Dr. Tezcan, Doğu Akdeniz Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nün 8-9 Kasım 2001 tarihlerinde düzenlediği Uluslararası Evliya Çelebi Sempozyumu’na verdiği ‘Geleceğin Büyük Türkçe Sözlüğü’nde Seyahatnâme’nin Alacağı Yer’ başlıklı bildirisinde şöyle der: ‘Bir dilin tarihsel sözlüğü yapılırken sözcük ve deyimleri seçe seçe kullanan böyle bir söz ustasının eserindeki tanıklardan büyük ölçüde yararlanmak gerekir. Bunun en kestirme yolu da Seyahatnâme’nin tümdizinini (concordance) yapmak ve bunu ‘Türkçenin Büyük Tarihsel Sözlüğü’nün temel taşlarından biri olarak kullanmaktır.’ Dr. Tezcan, ‘[b]unu yaparken Robert Dankoff’un hazırladığı sözlüğün ['Glossary' ya da 'Okuma Sözlüğü' H.Y.] büyük yardımı olaca[ğını]‘; zira, Evliya Çelebi’nin ‘Anadolu ve Rumeli Türkçesi ağızlarından derlediği sözcükler[le] kendi uydurduğu sözcük ve deyimler de dahil olmak üzere anlatımda kullandığı tüm sözcükler[in] Türkçe’nin Büyük Tarihsel Sözlüğü’nde yer alması gerekeceğini’ söyler.

Dr. Tezcan’ın, ‘Okuma Sözlüğü’nün ‘Türkçenin Büyük Tarihsel Sözlüğü’ için çok yararlı bir kaynak olacağı konusundaki görüşlerini haklı çıkaran bir araştırma da, Çukurova Üniversitesi’nden A.Deniz Abik tarafından yapılmıştır. A.Deniz Abik, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nce düzenlenen Evliya Çelebi Sempozyumu’na sunduğu bildiride, Türk Dil Kurumu’nca yayımlanan Tarama Sözlüğü’nde ‘Evliya Çelebi Seyahatnâmesi’nden ‘tanıklanmış’ 267 madde bulunduğunu, bunlardan 87’sinin, başka kaynaklardan değil, sadece Seyahatnâme’den ‘tanıklandığını’ göstermiştir. Tarama Sözlüğü ile, Prof. Tezcan’ın deyişiyle, ‘yalnızca eskicil (arkaik) ve sadece Türkçe (daha doğrusu Türkçe olduğu varsayılan) sözcük ve deyimleri bir araya getirmek’ amaçlanmıştı. (Ayraç içinde belirteyim: TDK’nın 1970′lerde başlattığı, çok daha geniş kapsamlı ‘Türkiye Türkçesi’nin Tarihsel Sözlüğü’ projesi ne yazık ki, tamamlanamamıştır!). Abik, bildirisini şu sözlerle tamamlıyor: ‘Evliya Çelebi’nin kendine ve dönemine özgü sözvarlığının ortaya çıkabilmesi için ‘Türkiye Türkçesinin Tarihsel Sözlüğü’ne ne kadar ihtiyacımız olduğunu bir kez daha görmekteyiz.’

Prof. Tezcan’ı, bize bu benzersiz eseri kazandırdığı için kutluyor ve yürekten teşekkür ediyorum. h.yavuz@zaman.com.tr

Hilmi Yavuz

06 Mayıs 2009

mehmet-talu
Yaz İnsanların kusurlarını araştırmamak, ifşa etmemek, bilâkis örtmeye çalışmak: Müslümanlar, kimsenin ayıplarını araştırmazlar, kimsenin şahsına ait kusurlarını meydana çıkarıp teşhîr etmeye çalışmazlar. Bunun aksine hareket, dinen yasaktır. Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu: “…Ve bir kimse bir Müslümanın aybını örtbas ederse, ALLAH da dünya ve ahirette onun aybını, günahını örtbas eder…” (Müslim, Zikir: 38, Ebû Davud, Vitr: 14, Tirmizi, Kıraat: 12, İbn-i Mace, Mukaddime: 17) Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu:”Bir kul, diğer bir kulun kusurunu örterse, ALLAH Teâlâ da onun günahını kıyamet gününde örter” (A. b. Hanbel; No:8809; 2/388)

7- Dostları arkalarından müdafaa etmek: Bir Müslüman, lüzum görüldükçe dostlarını, dindaşlarını arkalarından müdafaa eder, onların haklarındaki yanlış fikirleri düzeltmeye çalışır. Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Kul din kardeşinin yardımında oldukça, ALLAH da kulun yardımındadır…” (Müslim, Zikir: 38, Ebû Davud, Vitr: 14, Tirmizi, Kıraat: 12, İbn-i Mace, Mukaddime: 17)

8- İnsanların kalplerini kötü zandan korumak için töhmetli yerlerden uzak bulunmak: Bunun aksine hareket, birçok kimselerin günaha girmesine sebep olur, insanlar arasında dedikoduya, dargınlığa meydan verir. Bir hadis-i şerifte: “Töhmet yerlerinden kaçınınız.” (Suyuti, Şerhu Süneni İbn-i Mâce; No:2559; 1/184) buyurulmuştur.

9- Farklı halk sınıflarıyla, mevkilerine göre sohbette, münasebette bulunmak: Meselâ: Herkese kabiliyetine göre hitap etmeli, bir âlimden, bir zahidden, bir zenginden beklenilen vasıfları bir câhilden, bir fasıktan, bir fakirden beklememelidir.

10- İhtiyarlara hürmet, çocuklara, düşkünlere merhamet ve şefkat göstermek: Müslümanlıkta büyüklere karşı saygı, küçüklere karşı sevgi bir esastır. Bu esas, aile arasında bir kat daha ehemmiyetli bulunur. Meselâ anaya, babaya pek fazla hürmet lâzımdır. Bunları adlarıyla çağırmak edebe aykırıdır. Bir kadının kocasını adıyla çağırması da edebe aykırı olduğundan mekruhtur. Enes b. Malik (R.A.)’den, şöyle demiştir. Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Bir genç yaşlılığından dolayı bir ihtiyara ikram ve hürmet ederse, ALLAH o gence, ihtiyarın yaşına geldiğinde ona ikram ve hürmet edecek kimseyi halk ve takdir eder” buyurdu. (Tirmizî, Birr:75, No:2022, 4/372.) Bu mübarek hadis-i şerif, ihtiyarlara saygı gösteren gençlerin sevap kazanacaklarını, çok yaşayacaklarını müjdelemektedir. Artık ihtiyarlara saygısızlık yapan bazı gençler, bunu biraz düşünmelidirler. Olgun ve terbiyeli Müslüman kimse büyüklerine hürmet eder, hiçbir şekilde saygısızlık etmez. Büyükler kimlerdir? Dedeler, nineler, anne, baba, teyzeler, hâlalar, amcalar, dayılar; öğretmenler, yaşça büyük komşular, ustalar…

Küçüklere şefkat gösterir, merhamet eder; kendisinden küçük olanları ezmez.

11- Hayır sever olmak, yardımlaşma ve dayanışmada bulunmak: Şöyle ki, Müslümanlar, herkesin hakkında hayır diler, herkese karşı yardımda bulunmaktan bir zevk duyarlar. Müslümanların meşru’ bir sahada birbirine yardım etmesi, aracılık yapması aralarındaki din kardeşliği icabıdır. Kendisi hakkında hayırlı görüp istediği bir şeyi başkaları hakkında da istemeyen kimse, İslâm muaşeretinin temiz esaslarına riâyet etmemiş olur. Enes b. Malik (R.A)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Sizden hiçbiriniz kendisi için sevip arzu ettiği şeyi din kardeşi için de sevip arzu etmedikçe gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhari, İman:6, Müslim, İman:71-72, Tirmizi, Kıyamet 59: Nesai İman, 19.33. İbn-i Mace, Mukaddime 9) buyurdu.

12- “Selâm vermek: Şöyle ki, Müslümanlar arasında selâm vermek bir sünnettir, bir dostluk, bir hayırseverlik alâmetidir. Selâm almak da bir farzdır. Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Nefsim kabza-i kudretinde olan ALLAH’a yemin ederimki, siz iman etmedikçe cennete giremezsiniz. Biribirinizi sevmedikçe hakkıyla iman etmiş olamazsınız. Ben size birşey göstereyim mi? Onu yaptığınız zaman: Sevişirsiniz. Aranızda selâmı yayınız.” buyurdu. (Müslim, İman: 22, No: 54, 1/ 74)

Selâm vermenin bazı âdabı vardır. Mesela, bir meclise girilirken konuşulmadan evvel “Esselâmü aleyküm” diye selâm verilir. Boş bir yere giren Müslüman “Esselâmü âleyna ve ala ibâdillâhissâlihîn” der.

Gençler ihtiyarlara, binitli olanlar yayalara, yürüyenler oturanlara, arkadan gelenler önden gidenlere selâm verirler. Bir cemaate verilen selâma içlerinden birisi “Ve aleykümüsselâm” diye karşılıkta bulununca, diğerlerinden selâm vazifesi düşer. Hiç birisi böyle bir mukabelede bulunmazsa hepsi de günaha girer. Bir meclisten ayrılırken de selâm ile ayrılmak daha faziletlidir. Kendisine selâm verilen kimsenin daha güzel bir karşılıkta bulunması için: “Ve aleykümüsselâmü ve rahmetül’lâhi ve berekâtüh” demesi, yerine göre pek güzeldir.

Selâmı almaktan hakikaten veya hükmen âciz olan kimseye selâm vermek mekruhtur. Bu sebeple yemek yiyen veya Kur’an okuyan veya hutbe dinleyen veya namaz kılan bir kimseye selâm vermemelidir. Verilirse, alınması mutlaka lâzım gelmez. Fâsıklığını ilân etmekten çekinmeyen kimselere de selâm vermek mekruhtur.

Kısacası selâm verip almak, bir dostluk nişanesidir, muhabbete vesiledir. Fakat selâm verirken rükûya gidercesine eğilmek mekruhtur. Hattâ bazı alimlere göre selâm verirken rükûya yakın bir halde eğilmek, secde etmek gibidir. Yaratılmışlara tazim için yapılacak bir secde ise, îmana aykırıdır.

06 MAYIS 2009

Mehmet Talü

mehmet-talu
Yaz Toplu taşıma vasıtalarında, sokakta, meydanda, lokantada, pastanede, şurada burada terbiyeli ve görgülü hanımlar ve genç kızlar hafif meşrep şekilde gülmezler, kahkaha kopartmazlar, yılışıklık yapmazlar, gevrek gevrek şehevî çıngıraklı sesler çıkartmazlar.

Büyüklerin ve küçüklerin yanında ayak ayak üstüne atılmaz.İslâm edep, ahlâk, incelik, nezaket, kibarlık, görgü demektir. Müslümanların mutlaka ince olmaları gerekir. Kabalık, vahşilik olmaz. Ülkemizde son yirmi-otuz yıl içinde büyük ahlâksızlık, görgüsüzlük, edepsizlik de patladı, suçlar ve edepsizlikler alabildiğine arttı. Genç nesillere maalesef yeteri kadar nezaket, edep, terbiye, görgü öğretilemedi. Eski İslâm Osmanlı görgüsünde, herkesin arasında görenleri imrendirecek şekilde yemek yemek, içmek çok ayıptı. Görgülü bir vatandaş, sokakta dürüm, yarım ekmek içinde kokoreç veya döner yemez. İki genç kız, ellerinde kumpirler, hem yiyorlar, hem yürüyorlar, hem de kıkır kıkır gülüyorlar. Felaket!..

Müslüman, muhafazakâr gençlere görgü dersleri verilmelidir. Tesettürlü genç kızların yanlarındaki genç erkeklerle laubali şekilde yürümeleri, oturmaları, hatta pek sıkı fıkı olmaları akıl almaz bir terbiyesizlik, görgüsüzlük, kabalıktır. Müslümanlara yılışıklık, gevezelik, zevzeklik, soytarılık, farfaracılık, müptezellik yakışmaz. Müslüman Efendi insandır, edepli insandır, hayâlı ve iffetlidir. Sokakta, toplu taşıma vasıtasında herkesin içinde utanmadan, arlanmadan öpüşmek, koklaşmak terbiyesizlik ve görgüsüzlüktür. Kafelerde, tatlıcılarda, şurada burada çılgınlar gibi gülüşmek, kahkaha kopartmak çok utanılacak bir durumdur. Ah edep, ah edep, ah edep… Bizi bırakıp nerelere gittin?..

Müslümanlıkta halk ile muâşeretin çeşitli safhaları, mertebeleri vardır. Bir kısmı şunlardır:

1- Herkese karşı tatlı dilli, güler yüzlü, açık kalpli olmak. Bir Müslüman, daima güler yüzlü bulunur, hiç bir kimseyi dökülü bir çehre ile karşılamaz. Ebu Hureyre (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V) Efendimiz: “Şüphe yok ki ALLAH Teâlâ mülayim huylu, açık yüzlü kimseyi sever” (Beyhekî, Şüabül-İman, No:7827, 7828) buyurdu.

2- Herkes ile güzelce görüşmek, halka eziyet vermekten kaçınmak. Abdullah b. Amr b. As (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V) Efendimiz: “İyi Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu, zarar görmediği kişidir.” (Buhari, İman: 4-5, Rikak: 26, Müslim, İman: 64-65, Ayrıca Bk. Ebû Davud, Cihad: 2, Tirmizi: Kıyamet: 52, İman- 12, Nesai, İman: 8-9-11) buyurdu.

3- Halkın eziyetlerine katlanmak, kötülüğe karşı iyilikle muamelede bulunmak: Ukbe b. Amir (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz:”Ya Ukbe! Sana dünya ve ahiret ehlinin en faziletli ahlâkını haber vereyim! Sana gelmeyene sen git, sıla-i rahim yap! Sana vermeyene sen ver! Sana zulmedeni sen affet. Ömrünün uzamasını ve rızkının genişlemesini arzu eden kimse, sıla-i rahim yapsın!” (Hakim, Müstedrek, 4/178, No:7285) buyurdu.

4- Dargınlığa hemen son vermek: Müslümanlar, aralarında bir dargınlık yüz gösterirse hemen barışırlar, birbirini üç günden fazla terketmezler. Müslümanların gönüllerinde düşmanlık, kin duyguları yaşayamaz. Bir hadis-i şerifte: Ebû Eyyûb el-Ensarî (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Müslüman bir kimseye din kardeşini üç gün, üç geceden fazla terk edip dargın durmak helâl olmaz Öyle ki birbirlerine karşılaşırlar da, birisi yüzünü şu tarafa, öbürüsü de öte tarafa çevirir. Bunların en hayırlısı, önce selâm vermeğe başlayandır, buyurdu.” (Buharî, Edeb:62, No:5727, 5/2256, İsti’zân 9; Müslim, Birr 25, (2560); Ebû Dâvud, Edeb 55, (4911)4/278-279, Sünen-i Tirmizî, Birr: 21, (1933).] 4/327, Muvetta’: Hüsnü’l-Hulk 13,2/213) buyurdu.

5- Araları düzeltmeye gayret: Bir Müslüman, iki din kardeşi arasında her nasılsa bir dargınlık yüz göstermiş olduğunu görünce, aralarını bulmaya, o dargınlığı giderecek çare aramaya çalışır. Abdullah b. Amr (R.A.)’den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “Sadakanın en faziletlisi, dargın kimselerin aralarını bulup ıslah etmektir.” buyurdu.

04 MAYIS 2009

Mehmet Talü

mehmet-talu
Yaz İslâm dini, insanların muaşeretine, yani, birbiriyle görüşüp konuşmalarına, medenî toplu bir halde yaşamalarına büyük bir ehemmiyet vermiştir. Müslümanların muaşeretlerinde samimiyet, tevazu, sadelik zorakilikten uzak, karşılıklı yardımlaşma, nezaket, hürmet, muhabbet, hayırseverlik bir esastır.

Müslümanın edebi, irfanı, asaleti, olgunluğu münazaa zamanında belli olur. Olgun ve terbiyeli Müslüman, arasında niza yani anlaşmazlık bulunan kişiye düşmanlık etmez. Her hâl ü kârda mürüvvetten, adaletten, insaftan ayrılmaz. Olgun ve terbiyeli Müslüman konuşur ve yazarsa hayır söyler. Olgun ve terbiyeli Müslüman, ehil ve layık olmadığı hizmeti, makamı, mevkii, riyaseti istemez; ona teklif edilirse ehil değilse kabul etmez. İyi bir Müslüman kötülüğü iyilikle def eder.

Parası, geliri, serveti yoksa, sıkıntı içindeyse peynir ekmek yer, lakin asla haram gelir, haram para peşinde koşmaz, haram yemez. Haram yemektense ölmeyi tercih eder.

Terbiyeli ve olgun Müslüman asla meddahlık, dalkavukluk, yağcılık, yalakalık yapmaz.

Kendini hiç övmez.

Şarlatanlık yapmaz.

Ben ben ben demez.

Fitne, fesat ve nifak çıkartmaz.

Olgun ve terbiyeli Müslüman doğru ve dürüsttür, eğri değildir.

Olgun ve terbiyeli Müslüman iyice düşünmeden konuşmaz.

İnsanların ayıplarını araştırmaz, tecessüs etmez. Kazara öğrenirse gizler. Asla gıybet yapmaz ve laf taşımaz.

Onda paylaşma ve yardımlaşma ahlâkı vardır. Yedirir içirir, cömerttir. Açıkta, çarşıda pazarda, sokakta, meydanda, evinin, balkonunda yemek yemez, kimseyi imrendirmez.

Zengin de olsa, parası ve imkanı bulunsa da lükse, israfa şatafata, gösterişe kaçmaz; orta halli, mütevazı, ölçülü bir hayat sürer. Yaptığı iyilikleri başa kakmaz. Zekât dışında sağ elinin verdiğini sol eli bilmez. Kin tutmaz, intikam almaz.

Şu görgü kuralları önemlidir: Herkesin arasında gerek el, gerekse vücudun diğer yerlerindeki kemikler çatırdatılmaz veya çıtırdatılmaz. Büyük görgüsüzlüktür. Varılır varılmaz çok samimî olmadığınız kişilerin evlerinde tuvalete gidilmez.

Misafirlikte veya bir iş görüşmesinde cep telefonunuz kapalı olmalıdır. Cep telefonunu açık bırakmak ve zırt zırt konuşmak büyük bir görgüsüzlüktür, hem de ev veya büro sahibine hakaret ve saygısızlıktır.

Misafir gittiğiniz yerdeki kitap ve gazeteleri izinsiz eline almak, karıştırmak, okumak görgüsüzlüktür. İstisnaî olarak çok merakınızı çeken bir kitap için izin isteyip bakabilirsiniz. Diğer eşyalar için de aynı şey geçerlidir. Doktor muayenehanelerinde, başka iş yerinde müşterilerin beklerken okumalarına mahsus malzeme için bu kural geçerli değildir. Bunları alıp okuyabilirsiniz. Düzeni bozmamak, okuduktan sonra tertipli bir şekilde yerine koymak şartıyla.

Önceden randevu almadan ziyarete ve misafirliğe gidilmez.

Yemek vakitlerinde gelmek için randevu talep edilmez.

Yarım ağızla yani bağcı ağzıyla yapılan davetler kabul edilmez.

Soru sormak ince bir iştir. “Bana bir soru yönelt, senin kim olduğunu söyleyeyim…” İnsanın ne mal olduğu sorularından anlaşılır.

Kartvizitiniz sizin ilminizin, irfanınızın, görgünüzün, kültürünüzün, zevkinizin küçük bir aynasıdır. Bir lokantada yemeğe çağrıldıysanız garson önünüze bir menü listesi getirdiğinde en pahalı, en ağır yemeği seçmeyiniz. En ucuzunu da seçmeyiniz. Dâvet eden üzülebilir.

Bir yere fikir ve görüşlerinizi açıklamanız için çağrılmış olma hali dışında çok konuşmayınız.

Kibar bir insan yabancıların, hatırlı kimselerin yanında güzel ve zarif bir kalemle not tutar.

Kenarı yırtık kâğıtlara adres veya telefon numarası yazılıp verilmez. Her şey sizin temizliğinizin, nizam ve intizamınızın aynasıdır.

Kapı sadece bir kere çalınır, beklenir. Hemen açılmazsa birkaç dakika daha beklenir. Yine açılmazsa ısrar edilmez ve geri dönülür. Kapının zilini deliler gibi üç, beş kere uzun uzun çalmak görgüsüzlük ve terbiyesizliktir.

Kibar, asil, görgülü bir insan asla gıybet etmez.

Toplu taşıma vasıtalarında cep telefonu ile konuşulmaz. Konuşmak gerekirse çok hafif sesle konuşulur, diğer yolcular duyup rahatsız edilmez.

03 MAYIS 2009

Mehmet Talü

mahmut-toptas

Bu yazıyı okuyan herkes kendisine sorsun; “Ben Kur’an-ı Kerim’in içeriği hakkında neler biliyorum?

İslâm’ın ana kitabı Kur’an.

İnsanın insanla ilişkilerini, insanın tabiatla ilişkilerini, insanın Allah’la ilişkilerimi düzenleyen kitabımızın kapı çalmanın adabından, yürüyüşümüzü düzenleyen ayetlerden, konuşmamızı ayarlayan ayetlerden uluslararası ilişkilere kadar her şey Kur’an’ın hangi süresinde ve hangi ayetinde olduğunu biliyor muyuz?

Bilmememiz normaldir.

Çünkü eğitim sistemimiz, Kur’an’dan uzak tutulmak üzere kurulmuş ve öylece devam ettirilmektedir.

İmam-Hatip Liseleri ve İlahiyat Fakülteleri bile kendilerine sunulan müfredat nedeniyle Kur’an’ın özünden uzak tutma yerleridir.

Durum bu olunca ha bizim köy insanı ha Mardin’in bir köyünün insanı.

Can ve tenden meydana gelen insanın teni topraktan yaratıldığı için yediği, içtiği ve giydiği topraktan gelmekte.

Can Rabbimiz katından geldiği için onun gıdası Peygamberler aracılığı ile yine Rabbimizden gelmekte.

Rahmandan gelen Kur’an gıdasını alamayan bir insan doğuda Komünist olarak katliam yapar, Batıda kapitalist olarak katliam yapar, bizde de kinini soğutmak için kabile gayretiyle kan döker.

Topraktan yarattığı Kendi tarafından ruh verdiği, bilmediğini öğrettiği ve yeryüzünde iyilikleri emredip kötülüklerden alıkoymak için çıkardığı insanın haksız yere öldürülmesini yasaklamış.

Haksız yere adam öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber vermiştir.

Tarihi harabelerde bulduğumuz eski sanat eserleri alçıdan bile olsa kırıp atmıyoruz. Hatta çizgilerine çizik atmıyoruz.

O sanat eserinin yapımcısına göre değer kazandığını biliriz ve yüksek fiyatlarla satar, müzelerde korumaya alırız.

Bütün bu sanat eserlerinin yapımcısı kendisi de ölümlü olan bir insan.

İnsanı yaratan ise evrendeki bütün her şeyi yaratan Allahtır.

İnsan, O’nun şaheseridir.

O’nun bir tek çizgisi çizilmemelidir.

Rabbimiz, Maide süresinin 32′nci ayetinde “Haksız yere bir adamı öldüren bütün insanları öldürmüş gibidir” buyurur.

Sevgili Peygamberimiz de “Müslüman bir insanın öldürülmesinden, (insansız) bir dünyanın yok olması Allah katında daha ehvendir” buyurmuş. (Tirmizi, Diyat 5, İbni Mace, Diyat, 1)

Bu imanla büyüyen İmamı Gazali’nin hocası, İmam-ül Harameyn-el Cüveyni (H.419-478) “Bir damla kanla bir dünya tartılsa kan ağır gelir” der. (el-Ğıyasi s:256)

Aynı ma’nayı İmam Gazali de el-Müstasfa 1/314′de tekrarlamış. Aynı kültürden sulanan Mehmet Akif Merhum da:

“Bütün dünya için bir damla kan çoktur” diyorlar, sen,

Şu ma’sum ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden” deyivermiş.

Sevgili Peygamberimiz, İslâm kültürünün evrenselleşmesi için gayret göstermiş, doğuyu ve batıyı birleştirmiş, İstanbul’u ve Roma’yı işaretlemiş. Sağlığında Türkiye topraklarının iki buçuk katı toprak fethetmiş ama iki taraftan harp meydanında ölenlerin sayısı 240′ı geçmemiş.

(Bak: Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Hz. Muhammed’in savaşları, s:11)

Kanı kanla yıkamaya çalışanlar, öfkeyle kalkıp zararla oturanlar, kinlerini iyice biledikten sonra önce kendine zarar verenler, kendilerini düşünmezlerse, bari çocuklarını düşünsünler.

Geliniz, sağcısıyla, solcusuyla, hep birlikte kan üzerinden siyaset yapma yerine, kendi insanımızı öldürme, yaralama, karalama yerine, hizmet yarışına girelim.

“Beyaz Türk”, “Zenci Türk”, Garibanlar, Kodamanlar gibi laflarla ayıran değil birleştiren, gönüller arası muhabbet şebekesi kuran, Kur’an’ın kuralları etrafında birleşelim de araya küçük şeytan da giremesin, büyük şeytan da giremesin.

06 MAYIS 2009

Mahmut Toptaş

mehmet-sevket-eygi

Türkçe okuma yazma öğreniniz. Türkçe okuma yazma ne demektir?

1928′de yasaklanmış olan bin yıllık millî yazımızı öğrenmek demektir.

1928′den bu yana 81 yıl geçti. Sadece bu yazıyı okumakla insan gerçekten okur-yazar olmaz. Madalyonun öbür yüzünde bin küsur yıl var…

“Bin yıllık yazımız millî değildir, Arap yazısıdır” diyenlere cevap şudur: Latin veya frenk yazısı millîdir, Türk harfleridir diyorsunuz… Onun yanında İslâm ve Kur’ân yazısı milyon kere millîdir, bizimdir.

Kur’ân yazısı zordur, eğitimi güçleştirir diyenlere: Japonlara ve Çinlilere bakınız. Onların yazısı Arap yazısından bin kere zordur, bu yüzden geri mi kaldılar?

Zor bir yazı bir toplumu güçlü kılar.

Kolay bir yazı toplumu zihin tembelliğine uğratır, geri zekâlı yapar. Örnek mi istiyorsunuz?.. Örnek mi istiyorsunuz?.. Beni fazla konuşturmayın…

Hazret-i Muhteremler, Hazretü’l-Hazeratlar, Müslüman kesimin baronları, sayın kontlar, sayın dükalar, sayın büyükler…Lütfen müntesiblerinize Türkçe okuma ve yazma öğrettiriniz.

Böyle bir şey çok büyük hayır olur.

İngilizce öğrenmek için çırpınan Müslüman gençler, önce bin yıllık Türkçenin okuma ve yazmasını öğrenseniz daha hayırlı olmaz mı?

Ne korkunç cehalet!.. Milyonlarca Türkiyeli 81 senelik yazıyı biliyor, bin yıllık yazıyı bilmiyor.

Elifi mertek sanmak ne kötü.

Cahillik ne kötü.

Bilmezlik ne kötü.

Bilmemek o kadar ayıp değil ama öğrenmemek çok ayıp.

Onların Arkasında Namaz Kılınmaz

BÜYÜK İslâm İlmihali gibi muteber ehl-i sünnet kitaplarında bulunan bütün dinî bilgiler; Kur’ân’dan ve Sünnetten çıkartılmış sahih, doğru, hak İslâmî bilgilerdir. Müslüman kardeşlerimizin İslâm’ı bu gibi doğru kitaplardan öğrenmeleri gerekir.

Bugün ülkemizde kendilerini din önderi olarak gösteren ve maalesef bazıları tarafından da kabul gören birtakım ilahiyatçılar vardır ki, bazısı namaz bile kılmaz.

Adam din önderi, din alimi geçiniyor, Kur’ân meali veya din kitabı yazıyor ve namaz kılmıyor. Bu adama tâbi olunur mu? Zerre kadar aklı ve vicdanı olan olmaz.

Bid’atlar ikiye ayrılır. Sahibini dinden çıkartmayan bid’atlar… Sahibini dinden çıkartan, mürted eden bid’atlar.

Bid’atçinin yaptığı Kur’ân meali ve tefsiri okunmaz…Bid’atçinin yazdığı din kitabı okunmaz. Bid’ati kendisini küfre götüren kişinin ardında namaza durulmaz.

Adam “Kâfirler de cennetliktir…” diyor. Böyle bir adamın ardında cemaat olup namaz kılana acımak gerekir.

Adam mânen tevatür derecesinde olan sahih hadisleri inkâr ediyor…Böyle bozuk bir kimsenin lâfı dinlenir, kitabı okunur, imameti kabul edilir mi?

Hadîs-i şerifte “El-imamu zâmin…” buyurulmaktadır. Bozuk itikadı, bid’ati yüzünden imamın namazı makbul ve sahih olmazsa cemaatinki de olmaz.

Bazısının bid’atleri küfre kadar varan birtakım reformcular Diyanet’i ele geçirmeye, dinî sahada kadrolaşmaya çalışıyor. Müslümanların bu faaliyetlere karşı çok dikkatli olması gerekir.

Bu bid’atçiler neler diyor?

1. İslâm tek hak din değildir, başka hak dinler de vardır. Onların mensupları da ehl-i necat ve ehl-i Cennettir… diyor.

2. Kur’ân’daki ve Sünnetteki birtakım muhkem, kesin emirler ve yasaklar tarihseldir, bugün için geçerli değildir… diyor.

3. Sahih hadîsler ayıklanmalıdır… diyor.

4. Müslümanlar kâfirleri dost ve velî edinebilir… diyor.

5. Müslümanların muteber kitapları için, onlar hurafelerle doludur… diyor.

6. Fıkıh, Müslümanları bağlamaz… diyor.

7. Kur’ân, Yahudileri ve Hıristiyanları İslâm’a ve Tevhide çağırmıyor… diyor.

Velhasıl bunlara benzer son derece vahim hezeyanlar savuruyor.

İmanını, dinini korumak isteyen, ebedî saadete nail olmak isteyen Müslümanlar bu gibi bozuk kişilerden bucak bucak kaçmalıdır.

Onların tuzaklarına düşenler, farkına varmadan irtidat edebilir.

Onlar, kendi büyüklerine nebi diyen Kadiyanîlerden beterdir.

Onların kestikleri yenmez.

Onların ardında namaz kılınmaz.

Onlar cahil değildir. Kimisi iyi Arapça bilir, kimisi âlet ilimlerini ve ‘âlî ilimleri okumuştur. Lakin kalplerinde yamukluk olduğu için sevad-ı âzamdan, cadde-i kübradan, cumhur-i ulemânın yolundan sapmışlardır.

Onlar Allah’ın âyetlerini ucuza satmışlardır.

Müslüman kardeşlerimi uyarıyorum.Bazı uyuyanlar, uyandırılmaktan hoşlanmaz, öfkelenir. Bırakın beni mışıl mışıl, gafil gafil uyuyayım der. Onları rahatsız edişim lehlerinedir. Bir bilseler…

İyilerin Duaları Üzerimize Sâyeban Olsun

GÖRÜŞTÜĞÜM bazı kimseler, ayrılırken “Bize dua et…” diyorlar. Bendeniz, elbette bir Müslüman olarak dua ederim ama ehl-i dua değilim. Dua isteyenlere “İyilerin duaları üzerimize sâyeban” olsun cevabını veriyorum.

Dualarının kabul edileceği zannedilen sâlih kimselerden dua istenmelidir.

Cemaatin faydalarından biri de şudur: Kalabalık bir cemaat ile birlikte namaz kıldınız. Çeşitli günahlar ve sebepler dolayısı ile oradakilerin, bir kimse dışında, duaları makbul olmadı. Duası makbul olan zat, “Yâ Rabbi, hepimizi bağışla…” dedi. İşte siz inşaallah bu duaya dahil olursunuz…

Dua mü’minin silahıdır.

Dua ibadetin özüdür.

Duaların makbul olmasının (kabul edilmesinin) şartları vardır.

Allah’tan meşru bir şey isteyen kimse, kendi cüz’î iradesiyle kendisine yardım etmelidir.

Şer’i şerife aykırı dua edilmez.

Makbul dualar belâ ve felâketleri def’ eder.

Muhlisen lillah verilen sadakalar, yapılan hayırlar da böyledir.

Büyük zelzele bekleniyor… Adam öldürmeler ve cinayetler çok arttı… Salgın hastalıklar yaklaşıyor… Terörün kökü bir türlü kurutulamıyor… Beyoğlu’nda yürüyen bir kızın başına pencere düştü…Bir başkasının başına kocaman saksı düştü… Sarhoş bir sürücü durağa daldı, bekleyenleri biçti… Otobüs uçuruma yuvarlandı… Metrobüsün tekerleği patladı, bariyere tosladı…

Dua edin dua edin…Sadaka verin sadaka verin…

Hayat sigortası hayatınızı kurtarmaz, vârislerinize para kazandırır ama makbul dualar, ihlâsla verilen sadakalar sizi âfet ve belâlardan korur. Bunu ben söylemiyorum, muhbir-i sâdık (haber verdiği her şey doğru olan) Peygamber-i Zişan (Salat ve selâm olsun O’na) söylemiş. Âgah olunuz.

06 MAYIS 2009

Mehmet Şevket Eygi

1-kalem

İnsan zihni ne gariptir! Saniyeler içinde bir düşünceden diğerine atlar; ne zaman, ne de mekân gözetmeden inanılmaz bir hızla gezinir durur. Bu öyle bir yolculuktur ki, bazen yaşadığı olayları yeniden yaşar zamanı geri sararcasına. Hatta yaşamadıklarını dahi yaşayıverir muhtemel senaryolarıyla. Kimi vakit, hiç beklemediği konukları olur zihin âleminin. Üzerinde durmadığını, önemsemediğini zannettiğin şeyler, gündemine gelir, oturur; teşhisleri, tesbitleri, varsayımlarıyla… “Ne düşünüyorsun?” diye sorarsınız bir şeyler düşündüğü her halinden belli birine, çok manalı bir “hiiiç!” duyarsınız. Oysa ne çok şey gizlidir o hiçlerde: Bazen anlaşılmayı umarak, bazen anlaşılmaktan korkarak, bazen de gerçekten ne düşüneceğini, nasıl bir yargıya varacağını bilememekten muzdarip dökülür dudaklardan. Ama çoğunlukla, hemen her şey hakkında bir fikri vardır insanın: Kimi bilgi ve tecrübe mahsulü, kimi duyduğu, kimi gördüğü, kimi sezdiği, kimi zannettiği.

Şöyle bir gözden geçirsek düşüncelerimizi “zan” larımızın ve özellikle sû-i zanlarımızın bir hayli fazla olduğunu görürüz. Çoğu vakit, sadece “zan” dan ibaret olduğunu bile farketmediğimiz düşüncelerin peşine takılır; onların getirdiği duyguların akıntısına kapılırız. Bu duygu ve düşünce seli, içimizde iyi ve güzel adına ne varsa, yıkıp geçmek için pek heveslidir. Önüne setler çekilmediği müddetçe, insan, öncelikle kendi içinde yıkılan güzelliklerin acısıyla kıvranır; ardından sû-i zanların belirlediği davranışlarının kurbanı olur.

Zan, önce zihinde başlar; sonra söz ve davranışlara sirâyet eder. “Siz ey imana ermiş olanlar! (Birbiriniz hakkında) yersiz zanda bulunmaktan kaçının; çünkü (bu şekilde) zannın bir kısmı günahtır; birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkmayın. Aranızdan hiç ölmüş kardeşinin etini yemek isteyen çıkar mı? Hayır, siz ondan iğrenirsiniz! Ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah, tevbeleri kabul edendir, rahmet kaynağıdır.”(Hucurât Sûresi 49/12).

Gazzali, İhya’sında, zan bahsine, “Dilin Afetleri” bölümünde “gıybet”in altında yer verir. Çünkü zan,”düşünsel gıybet”tir. Gazzali’nin “zan” mevzuuna bu yaklaşımını çok etkileyici bulurum. Gerçekten, yukarıdaki ayetlerin ışığında, zannın insanı gıybete sürükleyişini farkedince, bu tanımlamanın ne kadar yerinde olduğu anlaşılır.

Akılımıza gelen kötü düşüncelerden, zanlardan rahatsız olmak, yanlış bir hal içinde olduğumuzu farketmek, O’na sığınmak ve zihnimizi bu kirlerden arındırmaya çalışmak; bu elbette, mü’mince bir tavır. Ya aksi… Tahmin ve sû-i zanlarımızın belirlediği bir bakış açısı oluşturmak ve sonra buna uygun söz ve davranışta bulunmak. Böylece kalbin âdeta zaman içinde kararması ve “fıtratın bozulması” yla en başta insanın kendine yabancılaşması.

Zan mağdurlarının akıbetini şöyle özetlemek mümkün: İnsanın kendine uzak düşmesi, insanın diğer insanlara uzak düşmesi ve insanın rahmetin sıcaklığından uzağa düşmesi… Bu ne büyük yalnızlıktır! Hakikatten kopuşun acısına nasıl dayanır, onsuz asla itminana eremeyecek insan yüreği?

05 MAYIS 2009

Derya Güney

suleyman-kosmene
İsmail Bey: “Risale-i Nur’da geçen ‘Allahü Tealâ’nın cennete koyması fazlından, cehenneme koyması adaletindendir’ sözünü açıklar mısınız? Sevabı günahından fazla bir insanın cehenneme gitmesi mümkün mü? Bu adalet mi oluyor?”

1-Ahirette takdir, hüküm ve emir Allah’a aittir. Bunu Kur’ân, “O gün emir yalnız Allah’a aittir” âyetiyle bildiriyor. Kullara düşen Allah’a teslim olmaktan ve Allah’ın zulmetmeyeceğinden emin olmaktan başka bir şey değildir.

2-İyilik ve hayır Allah’a aittir. Çünkü isteyen de, emreden de, iyilik ve hayır fırsatları veren de, iyilik ve hayır araçları yaratan da, iyiliğe ve hayra yönlendiren de, hidayet veren de, sebep olan da Cenab-ı Allah’tır. İyilik ve hayırda fâil Cenab-ı Allah’tır. Fakat şer ve kötülük kullara aittir. Çünkü şerde ve kötülüklerde, günahta ve seyyiâtta fail kuldur. Kur’ân bildiriyor ki: “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse o da kendi kusurun sebebiyledir.” Biz Mü’minler dünyada da, âhirette de iyiliği ve hasenâtı doğrudan Cenab-ı Allah’tan istiyoruz, keza Cehennem’den de doğrudan Cenab-ı Allah’a sığınıyoruz. Şu âyet de mü’minleri bu vasıflarıyla övüyor: “Ey Rabbimiz,” derler, “Bize dünyada da iyilik ve hasenat ver, âhirette de iyilik ve hasenat ver. Ve bizi Cehennem ateşinin azabından koru.”

İyilik ve hayır Allah’a ait olduğu ve kulun bunda hiçbir dahli, hiçbir hakkı bulunmadığı için, adalete göre hükmedilmiş olsaydı, kulun sevabı ya bire bir olacak, ya da hiç olmayacaktı. Şer ve kötülük ise kula ait olduğundan ve bütün şartlar insanı iyiliğe yönlendirdiğinden, kulun şer yapması ise adalete göre aleyhine dönecek ve kula en az bire bin günah kazandırması gerekecekti.

Oysa bakın âyet ne kadar rahmet müjdeleriyle doludur: “Kim Allah’ın huzuruna bir iyilikle gelirse, kendisine on kat sevap vardır. Kim bir kötülükle gelirse, o da o kötülüğün misliyle cezâlandırılır. Onlar haksızlığa uğratılmazlar.”

Bir diğer âyet ise bir iyiliğe en az yedi yüz sevap müjdeliyor: “Mallarını Allah yolunda harcayanların hali bir daneye benzer ki, ondan yedi başak sünbüllenir. Her bir başakta da yüz dane bulunur. Allah dilediği kimseye yaptığı iyiliğin karşılığını böyle kat kat verir. Allah’ın lütfu geniştir ve ilmi her şeyi kaplar.”

Görüldüğü gibi Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’ın adaletinden önce, Allah’ın rahmeti, merhameti ve lütfu ön plandadır. Bedîüzzaman Hazretleri Yirmi Üçüncü Sözün İkinci Mebhasında bu âyetleri tefsir eder ve der ki: “Bak Cenab-ı Hakkın fazlına ve keremine. Seyyieyi bir iken bin yazmak, haseneyi bir yazmak veya hiç yazmamak adalet olduğu halde; bir seyyieyi bir yazar, bir haseneyi on, bazen yetmiş, bazen yedi yüz, bazen yedi bin yazar. Hem şu nükteden anla ki, o müthiş Cehenneme girmek ceza-i ameldir, ayn-ı adldir. Fakat Cennete girmek mahz-ı fazldır.”

05.05.2009

Süleyman Kösmene

ibrahim-karagul
13 Nisan’da Meksika’da ortaya çıkan Domuz Gribi için küresel düzeyde alarm durumuna geçildi. İnanılmaz bir hızla yayılan virüsün ulaşmadığı çok az ülke kaldı. Artık insandan insana geçiyor, bir gecede kıtalar aşıyor, ölümler artıyor, havaalanları boşalıyor, okullar tatil ediliyor, insanlar maskelerle geziyor, bazı ülkelerde sokağa çıkmayın uyarıları yapılıyor.

Alarm seviyesi şu an beş. En yükseğin bir basamak altı. Hayat durmak üzere. Böyle giderse ekonomi duracak. ABD ve Çin arasında Domuz ambargosu tartışmaları bile başladı. Çok dikkat çekici bir şey daha var; Virüs tam da turizm mevsiminin başladığı sırada ortaya çıktı. Sadece Mexico City havaalanından 25 milyon insanın geçtiği düşünülürse, havaalanların kapandığı, karşılıklı uçak seferlerinin durdurulduğu düşünülürse, bu yılki turizm zararı kaç yüz milyar dolara ulaşır!

Sanki bir el küresel ekonomiyi daha da batırmaya, “para dışarı gitmesin”, “herkes evinde otursun” demeye, insanları oldukları yere çivilemeye çalışıyor. Sanki bir el, daha “büyük korkulara hazırlık” için “kontrollü korkular” üretiyor. Virüsün ortaya çıkışı, insan ve hayvanda görülen virüslerin bileşiminden oluşması, şüphe çekecek şekilde hızlı yayılması, devletlerin ve uluslararası kurumların abartılı korku pompalamaları kafalarda soru işaretlerine yol açıyor? İnsanın salgının kendiliğinden ortaya çıktığına inanası gelmiyor. Bir biyolojik savaş tatbikatı mı, biyolojik terör saldırısı hazırlığı mı gibi şüpheler akla geliyor. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-moon, küresel dayanışma çağrısı yapıyor. SARS salgını sırasında da salgının çok hızlı yayılacağı, belki 150 milyon kişiyi öldüreceği açıklamaları yapılmıştı. Daha açık şüpheleri aktaralım:

Ban Ki-Moon; Domuz Gribi’yle mücadelenin “son üç yıldır yapılan hazırlıklar için bir test olacağını” söyledi. Ne demek bu? Üç yıldır ne hazırlığı yapılıyordu? 2005 yılında Kanada, Montebello’da ABD, Meksika, Kanada üçlü zirve yapıldı. Zirvenin konusu grip salgınlarına karşı önlemler. Kuş gribinin yayılmasına karşı Kuzey Amerika ülkeleri ne yapabilir sorusuna cevap arandı. Üç ülke ortak mücadele kararları aldı. Ban Ki-Moon’un “ilk test” dediği şey bu olsa gerek. Paralel olarak ABD’nin Kuzey Komutanlığı, salgın hastalıkla mücadele birimleri kurdu. 2006′da yaygın tatbikatlar yapıldı. Ardından BM, Dünya Sağlık Örgütü ve bu ülkeler, çalışmaları uluslararası düzeye genişlettiler.

Buraya kadar her şey normal. Olması gerekenler. İleri görüşlülük ve muhtemel tehlikelere karşı saygı duyulacak önlemler. Peki bu “ilk test” bilinçli olarak deneniyor olamaz mı? Bu kadar hazırlık nasıl denenecekti? Bırakın da aklımıza bu kadarı gelsin, değil mi? Nasıl bir dünyada yaşadığımızı, Hanry Kissinger’in “Üçüncü Dünya” nüfusunu azaltma doktrinini, politikacıların ilaç şirketleriyle ilişkilerini, ilaç endüstrisinin nelere kadir olduğunu, 1971′de ABD istihbaratının Fidel Kastro karşıtları üzerinden Küba’ya nasıl Afrika virüsü sokup salgın hastalık denediğini, hastalığın yayılmasını önlemek için Küba’da 500 bin domuzun itlaf edildiğini bilenler için bu aşırı bir şüphe olmamalı.

Çok daha çarpıcı bir iddia var, Türkiye’yi, hepimizi yakından ilgilendiren. Tabi spekülasyon olarak aktarıyorum… 12 Şubat 2009′da ABD’de, Buffalo’da bir uçak düşer. 3407 sefer sayılı uçakta bulunan bazı yolcular, elektronik savaş teknolojileri üzerine çalışmaktadır ve Amherst System şirketine mensuptur. Bu şirket, Northrop Grumman silah şirketi adına pazarlamacılık yapan, şirket ürünlerini dünyaya pazarlayan Cumhuriyetçi Senatör Thomas Reynolds’a destek veriyor. Bu çevre Avrupa ülkelerini ve Barack Obama’yı Afganistan savaşına ikna etmek için yoğun çaba harcıyor. Söz konusu uçaktaki şirket yetkililerinden bazıları ne gariptir biyolojik silah uzmanı çıkıyor.

Bu kaza ile Amsterdam’da Türk Hava Yolları’nın TK1951 sefer sayılı uçağı arasında bağlantı kuranlar var. Amsterdam’daki kazada THY uçağında olan Amerikalılar’ın Boeing adına NATO kapsamında Türkiye’de elektronik savaş sistemi üzerine çalışmalar yaptıkları biliniyordu. İki uçaktaki yolculardan bazılarının benzer alanlar üzerinde çalışmaları, içlerinde ilaç sektöründe ve ABD ordusunun biyolojik silah ünitelerinde görevli isimler bulunmasına dikkat çekenler var. Buradan hareketle, Amsterdam’daki uçakta ölen Amerikalıların çantalarının FBI elemanları tarafından kaçırılması, bu sırada yaralılara ilk yardımın engellenmesini hatırlıyoruz. O zaman söz konusu çantalarda elektronik savaş sistemlerine ilişkin gizli bilgilerin bulunduğu söylendi. Ama bazıları; Türkiye’nin Biyolojik Silahların Sözleşmesini imzalamadığına dikkat çekiyor. O çantalarda virüs mikrobu olduğu imasında bulunuyor. Tabi çantalarda neler olduğuna ve Türkiye’nin biyolojik istihbarat için “elverişli” konumuna da. Tıpkı nükleer karaborsa olayında olduğu gibi.

Tabi bunlar spekülasyon. Verilerle tespit edilmiş şeyler değil. Bazı tartışmaları aktardım sadece. Ancak, domuz gribini hangi açıdan ele alırsanız alın; ister kendiliğinden ortaya çıksın, ister üretilsin, ister ekonomik ister siyasi ya da askeri, içinde yığınla şüphe taşıyor.

Bir yerlerde tuhaflıklar var…
01 Mayıs 2009

İbrahim Karagül

mehmet-sevket-eygi
Eğitimsizlik, dikkatsizlik, itina etmemek ne kötü şey!.. Adamlar tenha yerlerde, çöplüklerde birtakım sakıncalı dosyaları yakmışlar. Yakmışlar ama iyi yakamamışlar. Dosyaların bir eski başbakana ait olduğu anlaşılmış.

Bir dosya, bir kağıt parçası, bir belge nasıl yakılır?

Birinci madde: Bu yakma işini kimse görmeyecek ve bilmeyecektir.

İkincisi: Yanarken başında durulacak.

Üçüncüsü: Yandıktan sonra külleri un haline getirilecek.

Dördüncüsü: Bu küller kesin bir şekilde yok edilecek.

Başka maddeler de var, yazmayayım…

Bu satırları, eski başbakanı savunmak veya dosyaların ortadan kaldırılmasını doğru bulduğum için yazmadım. Ülkemizdeki dikkatsizliği teşhir etmek için yazdım.

***

İstanbul Emniyet Müdürü’ne ve polise verip veriştiriyorlar. Başı kesilen Münevver’in katili bulunmadı diye. Emniyet Müdürü bir gazeteciye, Münevver’in ailesi kızlarını niçin takip etmedi, hayatının daha derli toplu olması için niçin vazifesini yapmadı mealinde bir söz söylemiş. Bu yüzden de çatıyorlar. Doğrusu bu çatışmayı çok ayıpladım. Mengen’in bir köyünden gencecik turfa bir kız İstanbul’a geliyor. Kısa zamanda kabak çiçeği gibi açılıp saçılıyor. Resimlerini görmüşsünüzdür; askısız, göğüsten dekolte bir elbise ile sevgilisi ile fotoğraf çektirmiş. Sonunda feci ve hunhar bir cinayete kurban gidiyor, başı testere ile kesiliyor, bedeni bir gitar kutusuna konulup çöpe atılıyor… Kızları için yanıp yakınan, dövünen aileye “Yavrunuzu niçin takip etmediniz, onunla niçin ilgilenmediniz, ona niçin çeki düzen vermediniz” demek suç mudur, ayıp mıdır?

***

Turgut Özal son yıllarında bu ülkenin, bu devletin, bu halkın en büyük derdi olan laikçilik meselesini ilmin, bilgeliğin, hukukun, medeniyetin, millî kimliğin ışığında halletmek için çalışıyordu. Ömrü bu hizmeti yapmasına vefa etmedi, öldü… Öldü mü, öldürüldü mü? Günün birinde bu konudaki gerçek de belgeleriyle, şahitleriyle ortaya çıkacaktır.

***

Şu meşhur Susurluk kazasında Abdullah Çatlı ölmemiş, otomobilin arka koltuğunda oturuyormuş, bir kolu kırılmış. Onu sopa ile vura vura feci, korkunç ve vahşi şekilde öldürmüşler. Niçin öldürmüşler? Bir yerden ölümü hususunda emir ve hüküm çıkmış, çünkü çok şeyler biliyormuş.

***

Üniversite işleten bir vakfın Poyrazköy’deki arazisinde bulunan silahları bazı Ergenekoncular azımsıyor, bunlar nedir ki bunlarla ne yapılabilir ki gibi laflar ediyor… Bunlarla bütün Türkiye havaya uçurulabilir. Bunlar çok az diyenler ya çok câhil, ya çok hâindir. Koskoca Birinci Dünya Savaşı, 1914′te Saraybosna’da Avusturya Macaristan veliahdına sıkılan ve hedefine ulaşan bir tek merminin patlamasıyla patlak vermişti. O tarihte katilin tabancası tutukluk yapmış ve veliahd öldürülmemiş olsaydı belki de savaş olmayacaktı.

***

Tarım Bakanlığı vatandaşları domuz etine karşı uyarmış… Bakanlığa teşekkür ederiz. Lakin çok geç kalınmıştır. Trakya, Ege, Marmara bölgesinde yüzlerce domuz çiftliği üretim yapmaktadır. Dışardan domuz eti ithal edilmektedir. Ormanlarda vurulan yabanî domuzlar halka yedirilmektedir. Domuz konusunda ateş bacayı sarmıştır. Müslümanlar domuz eti yemek istemezler ama halkımız dikkatsizdir, yeterli derecede uyanık değildir. Domuz eti ve yağı her yerde kullanılmaktadır. Domuzdan çıkartılan yüzlerce madde, çeşitli gıda ve sanayi kollarında işlenip halka sunulmaktadır. Eczahanelerde bile domuzlu ilaç vardır. Domuz derisinden ayakkabılar çantalar, domuzdan çıkartılan insulin, domuz derisinden üretilen jelatin (pastalar, şekerlemeler vs), domuz domuz domuz… Her yerde domuz, her yerde domuzluk… Bazı marketlerde “d. Eti” (veya kıyması) diye levhalar görülür. Dana eti mi, domuz eti mi?.. Diyanet bu konuda niçin Müslüman halkı korumuyor, ona yardımcı olmuyor?

***

Bir kimse dinsiz olabilir, ateist olabilir, gayr-i müslim olabilir. Lakin Müslüman bir ülkede saldırgan, militan, azgın İslâm düşmanlığı yapamaz. Buna hiçbir dinsizin hakkı yoktur. Böyle bir şey insanlığa, medeniyete, bilgeliğe, sağduyuya aykırıdır. Sosyal barışı, toplumsal uzlaşmayı, dirlik ve düzeni korumak dinsizlerin, inançsızların da temel vazifelerindendir. Türkiye’deki bazı dinsizler maalesef dengelerini yitirmiş, ölçüyü iyice elden kaçırmıştır. Din bir vicdan işidir diyorlar. Peki biz de onlara “Dinsizlik bir vicdan işidir, içinizde saklayın…” desek kabul ederler mi? Etmezler… Öyleyse orta yol bulunsun, bazı militan dinsizler saldırganlıktan, azgınlıktan, dindar Türkiyelileri düşman, tehdit ve tehlike olarak görmekten vaz geçsinler. Onlar kendilerini dinsiz sanıyor, gerçekte ise dinsizliği ve resmî ideolojiyi bir tür negatif din haline getirmişlerdir. Hem çok fanatik ve amansız şekilde…

EKMEĞİNİ TAŞTAN ÇIKARTMAK

MASAMIN üzerindeki küçük objeler içinde iki taş el sanatı eseri var. Biri sekiz santim yüksekliğinde kırmızı damarlı taştan bir baykuş, diğeri başka bir taştan yine sekiz santimlik bir tavus. Kimbilir hangi tarihte nereden almış masamın üzerine koymuştum. Bunlar bizde yapılan sanat eserleri değil, ya Çin’den, ya Hind’ten gelmiş sanırım.

Türkçemizde “Ekmeğini taştan çıkarır” diye bir deyim var. Sanatkarlar, zanaatkarlar güzel, estetik taşları alıyor, yontuyor, turistik hatıra eşyaları yapıp satıyor. Ne oluyor? Ekmeklerini taştan çıkartıyorlar.

Becerikli insanlar, becerikli toplumlar nelerden ekmek çıkartmazlar ki…

Bazı ağaçların yaprakları toplanır. Ütülenir, kurutulur ve üzerine hüsn-i hat veya başka yazılar yazılır. Ekmeğini kuru yapraktan çıkartmak…

Deniz kenarındaki yassı taşlar toplanır, üzerlerine yağlı boya resimler yapılır, turistlere satılır. Gürcistan’dan böyle bir taş almışım, üzerinde Batum yazıyor.

Çiçekler kurutulur, fon kağıdı üzerine yapıştırılır, camlı bir çerçeve içine konur ve satılır.

Bir dostum, ambalajının üzeri Japonca yazılı yosun kurusu hediye etti. Kıtır kıtır yeniyormuş. Ekmeğini yosundan çıkartmak.

Yağmur yağınca ormanlarda yenilecek mantarlar bitiyormuş, bazıları çok para ediyormuş, çalışkan insanlar bunları toplayıp satıyormuş. Ekmeğini yabani mantardan çıkartmak.

Çalışkan bir hanım, bilgisayarlı dikiş ve nakış makinesi almış, kursa gitmiş, eski Osmanlı işlemeleri yapıp satıyor, bu yolla geçiniyormuş.

Mısırlı birini gördüm. Elinde küçük bir çanta vardı. İçinde kuka, yüssürü, abanoz ağacından yapılmış tesbihler vardı. İki ayda bir uçakla İstanbul’a geliyor ve bavul/çanta ticareti yaparak geçiniyormuş.

Bir başkası Mısır’dan papirüs getirip satıyormuş.

Velhasıl dünyanın akıllı insanları, akıllı toplumları, akıllı devletleri; taştan, kuru yapraktan, deniz dibindeki hayvan kabuklarından, bin türlü malzemeden ekmek çıkartıyorlar. Biz ise, üretmeden geçinmek istiyoruz. Artık çöpçü demiyorlar, temizlik işçisi diyorlar, büyük bir belediye 100 çöpçü almaya kalksa yer yerinden oynar, 100 bin kişi müracaat eder, imtihan stadyumlarda yapılır. İmtihanı kazananlar değil, torpilliler işe alınır. Öyleyse niçin imtihan yapılır. Dostlar alış verişte görsün.

UĞURLU BİR LEVHA

Bir evde, bir iş yerinde Mushaf-ı şerif (Kur’ân nüshası), duvarda bir âyet veya hadîs levhası, içinde bozukluk bulunmayan dinî kitaplar olması, orada Kur’ân okunması, namaz kılınması, zikrullah yapılması; uğurlu, meymenetli, bereketli bir şeydir. Bu yüzdendir ki, dindar atalarımız evlerin saçaklarının altına “Yâ Mâlike’l-mülk” yazan levhalar asarlardı. Böyle kutsal şeyleri, üzerine yedi kat muşamba sararak üzerinde bulundurmak da mânen yararlıdır… Dindar Müslümanlar ve bilhassa tarikat mensupları devamlı taharet üzere (abdestli) olurlar.Dillerinde ve gönüllerinde zikrullah eksik olmaz. Materyalistler, pozitivistler, inançsızlar bu dediklerimi anlayamaz ve algılayamaz. Lütfen biz Müslümanlara karışmasınlar. Evlerde ve işyerlerinde bir Hilye-i şerif levhası bulunması da çok bereketli ve inşaallah koruyucu olur. Bu anlattıklarım birer korunma yolu ve vasıtasıdır. Yolunuz Bedir Yayınevi’ne Cağaloğlu Yokuşu no: 6 uğrarsa üzerinde Besmele duası yazılı olan bir levhayı alıp evlerine ve işyerlerine assınlar. (Camlı, çerçeveli bir levha, fiyatı sadece 1,5 liradır.) Bu levhadaki besmele duasını da her dindar Müslüman ezberlemeli ve sabah üç kere, akşam üç kere okumalıdır. Kaza-yı mübrem dışında her konuda koruyucudur. Kul, tabiî ki, tedbirlerini almalıdır. Çürük bir evde oturuyorsa tahliye edip sağlam bir yere çıkmalıdır. (Bu satırlar ticaret maksadıyla yazılmamıştır.)
01 Mayıs 2009

Mehmet Şevket Eygi

akbay

“Şairlere gelince, onlara da sapıklar uyarlar. Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? Ancak iman edip iyi işler yapanlar, Allah’ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Haksızlık edenler, nereye döndürüleceklerini yakında bileceklerdir”

* “İslam’ın üç büyük şairi” -

[Şuara Suresi, 224, 227 / Safvetüt - Tefasir]

Hicretin yedinci senesi yaşanıyordu. Peygamberimiz Efendimiz ve Ashabı hep birlikte, Medine’den hareket ettiler. Amaçları; Mekke’ye Kâbe’yi tavaf edeceklerdi. Çünkü geçen sene müşrikler, buna engel olmuşlardı. Fakat bu yıl için anlaşmaları vardı. Böylece Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz ve arkadaşları, ibadetlerini de ifa etmiş, yerine getirmiş olacaklardı.

Mekke’ye yaklaşırken Resûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, Kusvâ adlı devesinin üzerinde ve devenin yuları da Abdullah bin Revaha’nın elinde bulunuyordu. Abdullah bin Revaha dönemin güçlü ozanlarından/şairlerinden biri idi. Hem şiir söylüyor, hem de ilerliyordu. Bu şiirleri işiten Hz Ömer, hiddetlendi ve: “Ey Abdullah! Allah’ın beytinin önünde ve Peygamber efendimizin huzurlarında, nasıl böyle şiir söyleyebilirsin” diye çıkıştı.

Fakat Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem: “Bırak Ey Ömer! Allaha yemin ederim ki, Abdullah’ın sözleri; düşmana, ok saplamasından fazla tesir eder. Ey Revaha’nın oğlu devam et!” buyurdular. Abdullah bin Revaha da söylemeye devam etti. Diğer Ashab da onun söylediklerini tekrar ediyordu.

Hakikaten o zamanlar, şairlerin önemi çok fazlaydı. Çünkü radyo, gazete, televizyon gibi propaganda araçları mevcut değildi. Bu yüzden herkes kendi fikirlerini, şiirle beğendirmeye çalışıyordu. Veya aksine beğenmediklerini de, ancak o yolla tenkit edebiliyordu. Şairler bu yüzden çok önemliydiler. Din düşmanları da aynı yolu, acımasızca kullanıyorlardı. Puta tapan ve kâfir şairler; alçakça İslâmiyet’e saldırıyorlardı. Dinimiz ve Peygamber Efendimizle, utanmadan alay ediyorlardı.

İşte bu hain propagandaya karşı, İslam’ın ilk büyük şairleri üç kişiydiler: Hassan bin Sabit, Kâ’b bin Züheyr ve Abdullah bin Revaha hazretleri. Bunların yazdığı şiirler ve hemen ezberlenebiliyor ve akılda kalabiliyordu. Her yerde tekrarlanan bu şiirler, kâfirlerin kalbilerine ok gibi saplanıyordu.

Ancak günün birinde, şairler için “ayet-i kerime” indi. Allah Teâlâ, kelâmında mealen buyurdu ki: “… Onlara, şairlere ancak, sapıklar uyarlar…”

Bu şiddetli hitap karşısında, Abdullah bin Revaha ve arkadaşları ağlamaya başladılar. Bunu gören Peygamber Efendimiz, ayetin devamını okudular: “… Ancak iman edip, iyi işler yapanlar ve Allah’ı çok ananlar müstesna, Onlar öteki şairler gibi değildirler…”

Abdullah bin Revaha ve arkadaşları da, başka türlü değillerdi ki. Ancak iyiliği emrediyor kötülükleri yeriyorlardı. Ayetin devamı gelince, üzüntüleri sevince dönüştü.
Seyyid Kutup tefsirinde Şuara 224, 227

Onlar karakterlerine ve arzularına uyarlar. Bu nedenle arzu ve isteklerine esir olan şaşkınlar onların peşlerine takılırlar. Zira bunların hiçbir amaçları ve hiçbir programları yoktur. Şairler, söz, düşünce ve bilincin her vadisine takılırlar. Zira bunların hiçbir amaçları ve hiçbir programları yoktur.

Şairler yapmadıkları şeyleri söylerler. Zira kendi hayallerinin ve duygularının ürünü olan dünyalarda yaşarlar. Kendilerine çekici gelmeyen gerçek hayatın bu hayal ürünü dünyalarını tercih ederler! Bu nedenle çok şeyi söylerler. Fakat onları yapmazlar. Çünkü bunları kuruntu âlemlerinde yaşarlar. İnsanların görülen dünyalarında bunların bir gerçekliği, bir pratiği yoktur.

İslam yapısı hayat pratiğinde uygulanmaya müsait, hazır, eksiksiz bir hayat programıdır. İslam gizli olan vicdanlardan hayatın görülen bütün uygulamalarına varıncaya kadar her şeyi kuşatan geniş kapsamlı bir harekettir. İslam’ın bu tabiatı, şairlerin insanlık tarafından bilinen genel karakteri ve tabiatıyla uyuşmaz. Çünkü şair iç âleminde bir takım ütopyalar yaratır ve onlarla tatmin eder kendisini. İslam ise, hayallerin gerçekleşmesini ve onların gerçekleştirilmesi için çalışmayı gerektirir. Bütün duyguları realite âleminde üstün bir örnek olarak gerçekleştirmeye çalışır.
İslam, şiire ve savaşın kendisine savaş açmaz

Bu nedenle İslam, insanların uçup giden kuruntulara, hayallere mümkün ölçüde kapılmamalarını, onların kökünü kazımalarını ister. İslam, insanın bu gücünü yüce hayallerin gerçekleştirilmesi uğrunda harcamasını öngörür. Yüce ve geniş kapsamlı programını gerçekleştirme uğrunda bütün enerjisini harcaması gerektiğini belirtir.

Bununla beraber İslam, ayetlerin yüzeysel olarak ele alınışı halinde anlaşılacağı gibi şiire ve sanatın kendisine karşı savaş açmaz. Belki ayetlerin yüzeysel olarak değerlendirilmesiyle böyle bir yargıya varabilirse de gerçek öyle değildir. İslam’ın karşı koyduğu savaştığı şey, şiir ve sanatın izlediği yol ütopyaların yolu: sınırsız arzuların hiçbir ilkeye bağlı olmayan tepkilerin yolu. İnsanları tasavvurlarını gerçekleştirmekten alıkoyan ütopyaların yolu…

Ruh, İslam’ın yoluna girip oraya yerleştiğinde, şiiri ve sanatı ile İslami prensiplerle yetiştiğinde, olgunlaştığında ve aynı zamanda realite dünyasında bu tertemiz duyguları gerçekleştirmeye çalıştığında kuruntulara dayalı dünyalar yaratıp bunların içinde yaşamakla yetinmediğinde sanata soğuk bakmaz. Hayatın realitesini, çarpık, geri kalmış ve çirkin halde yüzüstü bırakmadığında; Ruhun İslami bir amaca yönelik değişmez bir programı bulunduğunda, dünyaya bakıp onu İslam açısından İslam’ın ışığında değerlendirdiğinde; sonra da bunların hepsini şiir ve sanat ile ifade ettiğinde; İslam sanatı engellemez.

” Yalnız iman edip iyi ameller işleyenler, sık sık Allah’ı ananlar ve zulme uğradıklarında zalimlere karşı koyanlar böyle değildirler. Zalimler ne acı bir akıbetle yüz yüze geleceklerini yakında anlayacaklardır.” [Şuara 227]

İşte bunlar şairlerin o genel karakteri dışındadırlar. Bunlar iman etmiş ve kalpleri inanç sisteminin gerçekleriyle dolmuştur. Hayatları bir yola, programa göre doğrulmuştur. İyilikler yapmışlardır. Bütün güçlerini, enerjilerini, güzel iyi işlere yöneltmişlerdir. Soyut düşüncelerle ve hayallerle yetinmemişler, zulme uğradıktan sonra zafere kavuşmuşlardır. Böylece bağlandıkları, inandıkları, gerçeğin zafere ulaşması için bütün enerjilerini harcayacakları bir mücadele ortamı içine girmişlerdir.

Peygamberimiz (sav) döneminde, şirk ve müşriklerle girişen, savaş meydanlarında İslam inanç sistemini ve bu inancın sahibini savunan şairler arasında, Hasan İbni Sabit, Ka’b İbni Malik ve Abdullah İbni Revaha’yı da görüyoruz. Allah hepsinden razı olsun. Bunlar Medineli Müslüman şairlerdi.
“Hicvet onları, Cebrail seninle beraberdir”

Buhari de yer almıştır ki: Peygamberimiz (sav) Hasan İbni Sabit’e: “Hicvet onları. Cebrail seninle beraberdir” demiştir. Abdurrahman İbni Ka’b babasından aldığı rivayette babasının peygamberimize: “Yüce Allah şairler hakkında indireceklerini indirdi, artık bu işi bırakayım” dediğinde peygamberimiz: “Mü’min hem kılıcı, hem diliyle savaşır. Canımı elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, dil ile onlara söylediğiniz her söz yayından fırlayan bir ok gibi onlar üzerinde etki yapmaktadır. (İmam Ahmet rivayet etmiştir.)

İslam şiirinin ve İslam sanatının kapsamı, zamanın şartlarına ve ihtiyaçlarına uygun olarak gerçekleşen bu örnekler, çok daha geniş bir alana yayılmaktadır. Şiirin veya sanatın hayatın herhangi bir alanına ilişkin İslami bir düşünceden, yaklaşımdan kaynaklanmış olması İslam’ın hoş göreceği bir şiir veya sanat olması için yeterlidir.

Bu şiir veya sanatın bir savunma, bir saldırı olması doğrudan İslam’a çağrıda bulunması, onu yüceltmesi, İslam’ın önemli günlerine ve erlerine övgüde bulunması zorunlu değildir. İslami bir şiir olması için bir şiirin ille de bu konularda yazılmış olması zorunlu değildir.

Müslüman’ın bilinciyle bütünleşmiş bir bakışla, gelen geceyi ve yayılan sabahı seyretmek, bu sahneleri insanın iç âleminde Allah’a bağlar. İşte öz itibari ile İslami şiir de budur.

Bir aydınlanma veya Allah’a bağlanma veyahut Allah’ın yarattığı bu varlıkla ilişkiye geçme anı, İslam’ın sıcak bakacağı bir şiirin yazılmasına yeterli olacaktır. Bu konuda yol ayrılmıştır.

                                                                                                01 Mayıs 2009

Akbay

1-kalem

Atalarımız “tebdil-i mekânda ferahlık vardır” demişler. Onlardan bize miras kalan pek çok sözde olduğu gibi ne de güzel söylemişler. Tecrübe kevgirinden süzülen böylesi ifadeler, sözlü gelenekle asırlar boyu kuşaktan kuşağa taşınmış durmuş. O nedenle yazıya dökülmese de, bu atadan-dededen kalma mirasın zenginliği ve -istisnalar hariç- hakka uygunluğu karşısında her geçen gün biraz daha şaşırıyorum. Galiba insanın yaşı ilerledikçe, tecrübenin, yaşanmışlığın önemini daha derinden kavramaya başlıyor.

Gelelim, şu tebdil-i mekan meselesine. Bazen bir koltuktan diğerine geçtiğimizde bile, yarı şaka “tebdil-i mekanda ferahlık varmış, biraz da burada oturayım” dediğimiz ve aslında bir biçimde hakikatinin farkında olduğumuz şu meşhur söze. Her ne kadar çeşitli bahanelerle ihmal etsek de, her tebdil-i mekânımızın bizi ne kadar tazelediğine, hayata kaldığımız yerden daha da güçlü devam etmemize nasıl katkıda bulunduğuna şahit oluruz. Şahsen ben, hayatım boyunca günü birlik veya bir gecelik seyahatlerin, ziyaretlerin meyvelerinden çok istifade etmişimdir. İnsanın ruhen yorgun ve kafasının karışık olduğu zamanlarda, kısa gibi görünen bu tip yolculuklar, Allah’ın izniyle, oldukça bereketli olabilir. Tek başınıza veya evliyseniz eşinizle gerçekleştireceğiniz bu tarz mekân değişiklikleri, hızla akan zamanı âdeta yavaşlatır ve aslında günlük rutine attığınız bu makas, geri döndüğünüzde soru ve sorunlarınıza farklı bir bakış açısı getirir. Bu noktada unutmamamız gereken en önemli şey, her zaman olduğu gibi niyet ve duadır. Seyahatimizin-uzun yada kısa olsun- hayır bulmak ve hayra vesile olmak niyet ve duasıyla gerçekleşirilmiş olması, tebdil-i mekanımızı daha bir anlam yüklü ve şuurla kuşatacaktır.

Aynı şehir içinde tek başınıza veya bir dostunuzla çıktığınız bir gezinti, birlikte yediğiniz bir yemek, bir masada karşılıklı yudumladığınız çay da, en az seyahatler kadar önemlidir diye düşünüyorum. Bu tip konsantre zamanlarda, günlerdir, haftalardır göremediğiniz hakikatleri farkeder, sohbet esnasında yüksek sesle düşünme fırsatı bulursunuz.

Özellikle eşlerin böylesi zamanları kollamaları, hatta ihtiyaç hissettikçe bilhassa oluşturmak için gayret sarfetmeleri gerektiğine inanıyorum. Eşlerden birinin ihtiyacı, vakit kaybetmeden bu tarz özel bir görüşmenin gerçekleştirilmesi için oldukça yeterli bir sebeptir. Eşlerin-yanlarında çocukları olmadan- evin dışında, bir birlerinin söylediklerini dinleyebilecekleri bir ortamdaki paylaşımları, evlerine karşılıklı güven ve huzura dönmelerine vesile olacaktır. Küçük çocuklarıyla meşgul olmaktan bedenen ve ruhen yorgun düşen annelerin, böylesi molalara herkesten çok ihtiyacı vardır. Eşinin desteği ve belki de yakınlarının ortam oluşurmasıyla gerçekleştireceği bu kısa “hava almalar”, anneye enerji verecek ve âdeta hasretle çocuklarına kavuşmasıyla neticelenecektir. Eşlerin, farklı bir ortamda, bölünmeden, sadece birbirlerine odaklanarak problemlerini konuşmaları, duygu ve düşüncelerini paylaşmaları evlilik hayatlarına tarifsiz bir takviye olacaktır. Bunu farkedenler için, her tebdil-i mekan başlı başına önemli ve değerlidir şüphesiz.

Öyle ya da böyle, “tebdil-i mekânda ferahlık vardır” efendim.Yaşayanlar iyi bilir. Bilenler de tekrar tekrar yaşamak için gayret eder. Rabbim, ebedî mekanımıza doğru yolculuğa çıkamadan önce, onu cennet kılacak hayırlı tebdiller nasip etsin; yazın yaklaştığı şu günlerde hem ailemizle, hem eşimizle başbaşa, hem de eski günleri yâd etmek için bir dostumuzla çıkacağımız nice güzel yolculukları yaşatsın. Hepimize rahmet, bereket ve muhabbet yüklü hayırlı yolculuklar!

28 NİSAN 2009

Derya Güney

Çatışma

28/04/09

mahmut-toptas

Hz. Adem’(a.s)le Şeytan arasındaki harp, Habil ile Kabil arasındaki savaş, Hz. Musa(a.s) ile Firavun arasındaki çatışma, Hz. İsa(a.s) ile Yahudiler arasındaki kavga, Hz. Muhammed(s.a.v) ile Ebucehil arasındaki düşmanlık, özetle İman ile inkar, zenginle fakir, obezleşmiş ülkelerle gelişmesine izin verilmeyen ülkeler arasındaki çatışma devam ediyor.

Bize gelince eğitimimizin yetiştirdiği suçlu sayısı, ilim adamı sayısından fazla.

Hapishane sayısı da üniversite sayısından fazla.

Türkiye’nin en kültürlü mekanı neresidir? Diye bir soru sorsanız cevabı Silivri Cezaevi olur.

En az otuz yılda yetişen generaller, profesörler, avukatlar, ekonomistler, emekli üst düzey bürokratlar Silivri cezaevindeler.

Ceza davalarına bakan savcı, hakim, avukat, katip, mübaşir, gardiyan sayısı da epeyce kabarık.

Bunlara karşılık arabulucu, ıslah edici, barıştırıcı, ödül verici bir kurum veya kuruluş yok.

Milyar dolarlar milletin gözü önünde birkaç kişinin kasasına akarsa, milyonlarca insan bu hortuma bakarsa dolara hücumu engelleyecek adalet gücünden başka hiçbir güç yoktur.

“Adalet gücü” deyince de savcı, hakim, jandarma, polis gücünü kastetmiyorum.

Karakolda yediği dayağı unutamayan sağdan ve soldan birçok insan tanıdım ben.

“Çatışma” kelimesini duyduğumuzda ya Cudi Dağı’nın eteklerinde askerle terörist çatışmasını çağrıştırırız veya mafya çatışmasını çağrıştırırız.

Teröristlerin ve mafyanın toplamı yirmi bin etmez.

Halbuki milyonlarca gelinle, kaynana çatışıyor.

Eşler anlaşmazlıklara düşüyor, işin içinden çıkamıyor ve mahkeme kapıları boşanan eşlerle dolup taşıyor.

Çocuk kavgasından, köpek kedi kavgasından, kapı önü çöp kavgasından, üst kattakinin halı çırpması kavgasından, katlarda gürültü yapma kavgasından kaş çatan komşular oluşuyor.

Bu tür çatışmaların sayısı ve bu millete maliyeti aslında terör çatışmalarının maliyetinden çok fazladır da fazla olduğu için sanki tabii bir halmiş gibi geldiğinden dikkat çekmiyor.

Ama Rabbimiz bizim dikkatimizi bu tür çatışmaların önlenmesi için “Hakemlik” müessesesini teklif ediyor. (Bak Nisa suresi ayet 35)

Devlet, “karakol”unu değil eğer varsa kirlenmemiş beyaz elini göstererek bu “Hakemlik” müessesesini düşüne dursun.

Vatandaş olarak biz, üzerimize düşeni yapalım.

Seven, sevdiğiyle kavga edemez.

Eşinizi seviniz. Komşunuzu seviniz. Balkonunuza halı çırpan komşuyu da seviniz. Öğretmeninizi, valinizi, öğrencinizi, mahallenizin sağcısını, solcusunu, delisini ve velisini seviniz.

Onun da sizi sevmesi için sevdiğinizi belli ediniz.

Sevdiğinizi belli etmenin yollarını sevgili peygamberimiz bize gösteriyor:

1) Karşılaştığınız zaman gönülden gülümseyiniz.

2) Selam veriniz.

3) “Karşılıklı hediyeleşiniz ki, birbirinizi sevesiniz.”

4) En sevdiğiniz yarım ekmeğinizi bölüşünüz de kasası obezlere örnek olsun.

İsterseniz deneyiniz. Kaynananıza bir başörtüsü hediye ediniz. Gelininize bir entari alınız. Gücünüz yetmiyorsa bir sakız alınız. Saç tokası alınız ve hediye ediniz.

Kişinin ırkı, dini, dili, coğrafyası ne olursa olsun hediye diliyle bütün gönüllerin surları aşılabilir.

Sevgili peygamberimize karşı en katı düşmanlığı basın yoluyla sergileyen Ka’b bin Züheyr’ e, sevgili peygamberimizin hediye ettiği “Hırka-i şerif” Topkapı Müzesi’nin en değerli eseri olarak ülkemizi süslemektedir.

“Hediye almaya paramız yok” demeyin. “Çoban armağanı çam sakızı” diye bir atasözümüz vardır.

Kadınlarımızın parmağındaki altın yüzük, erkeklerimizin gümüş yüzüğü, para olarak fazla bir şey değildir ama bir ömür boyu onu parmağından çıkarmamaktadır. Çünkü o, en sevdiği insanın gönlünün tercümanıdır.

Ayda yüz elli milyon lirayla İstanbul şehrinde yaşamaya çalışan yaşlı bir hanım, bize her gelişinde hediyesiz gelmez. Hiçbir zaman eli boş gelmedi. Evinin balkonunda saksıda yetiştirdiği tere otundan veya ekşi kuzukulağından bir tutam veya üç tane yeşil soğan mutlaka yanında olacak ve onunla gelecek.

Buyurun. Hediye vermek için paraya hiç de gerek yok.

Ama paranız varsa, size öğüdüm, paranın ağaçtan yapıldığını, hazinenin tamamının bir dağın ormanından meydana geldiğini hatırınızdan çıkarmayın ve sevdiğiniz insanın gönlünü kazanmak için milyonlarca para destesini verseniz yine de az geleceğini düşünün.

Bütün dünya, bir gönülün bir telinin kopmasına değmez vesselam.

28 NİSAN 2009

Mahmut Toptaş

akbay
Kadınla erkek arasındaki ilişki, kâğıt para gibidir. Para yırtıldığında hiçbir işe yaramaz, iki parça iken hiçbir değeri yoktur. Tek çare; paraları usulüne uygun bir şekilde birleştirmektir. Parayı ters yapıştırdığımızda ise; ancak, hızlı bir el değişiminde karşıdakine verebiliriz.
Günümüz erkek-kadın ilişkisi de böyledir. Meşru yollarla, şahitler huzurunda, resmi makamlar vasıtasıyla gerçekleşen bir erkek- kadın birleşmesi gayet doğaldır. Gayrimeşru ilişkiler ise, şahsî ve içtimaî bulantı ve bunaltılara sebep olur. İnsanın doğal bir ihtiyacıdır; evlenmek. Akademik kaynaklarda belirtildiği üzere, yüksek kültür seviyesinde yaşayan toplumların temel fizyolojik ihtiyaçları; doyma, barınma, korunma ve neslin devamıdır. Doyma, barınma ve korunma temel ihtiyaçları ferdi olarak sağlanabilse de, neslin devamı hususundaki tek çıkar yol; evliliktir.

Çağımız; sürat çağı

O kadar hızlı yaşıyoruz ki, her şeyin en hızlı olanını istiyoruz. Hızlı okumak, hızlı seyahat etmek, hızlı yükselmek vs. Artık hız, sadece illüzyonistlerin ya da ışığın elinde olan bir şey değil. (Sesi bile yendik sürat yarışında, sıra ışıkta!) Herkes, her şey hızlı… İletişim, ulaşım, yemek- içmek, hastalıklar, iyileşmeler, yürümeye başlamalar, ergenliğe girmeler, yaşlanmalar, doğmalar, ölmeler, öğrenmeler, unutmalar, yükselmeler, alçalmalar, evlenmeler, boşanmalar… Teknoloji ilerledikçe hızlanıyoruz. Fizik kurallarına göre ise, hızlandıkça kütle ortadan kaybolur. Fizikteki kütleye, sosyolojide insanlık olarak bakarsak; neyi kaybettiğimiz ortaya çıkar.

İşte böyle bir ortamda, yaşamımız; paranın el değiştirirken, hızla alakalı olan sahteliğinin anlaşılamamasına çok benziyor. Hızlı yaşayan insanoğlu; yaşadığı hayatın, kurduğu ilişkilerin sağlam veya çürük olup olmadığına kanaat getirecek kadar bile durup düşünmüyor, düşünemiyor. Günübirlik aşklar… Bilindiği gibi, dilde var olan kelimeler, gökten zembille düşmez. Toplum, davranışlarına ve yaşam tarzına uygun kelimeleri süreç içerisinde oluşturur. Düşünceleri kaybolmasın diye; onları, kelime adını verdiği askılara asar. Yukarıda saydığımız kelimelerin ve benzerlerinin dilimizdeki çokluğu ve özellikle gençler arasındaki kullanım sıklığı, dünyanın ne kadar hızlı döndüğünü bir kez daha orta yere koymaktadır.

Kadın ve erkek birbirinin tamamlayıcısıdır
Kadın, elmanın bir yarısıysa; erkek de, diğer yarısıdır. Birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Erkek, kadının koruyucusudur. Yuvayı dişi kuş yapsa da, yuvanın geçimi, korunumu, savunması; erkeğe aittir. Kadın da erkeğin koruyucusudur. Onun namusunu, haysiyetini, evini korur. Kadının, erkeğin namusunu koruması garipsenebilir. Çünkü gayrimeşru ilişkiye giren erkekle kadından, kadın; kötü kadın olurken, erkek; göğsünü gere gere orta yerde dolaşabiliyor. Kadın çoğu yerde, alnında bu kara lekeyle anılırken, erkek; hemen hemen hayatının hiçbir safhasında, bu nedenden dolayı bir problem yaşamıyor. Kadının namusu kaybolunca cinayet (!) işlenebiliyor da; erkeğin namusu gidince en ufak bir şey yapma gereksinimi hissedilmiyor. Bir bakıma, erkeğin namusuna halel gelmediği de düşünülüyor.

Kadın, latif bir yaratılışa sahiptir. Duygusallığı erkekten fazladır. Aile içinde kız çocukları her zaman daha fazla koruma altına alınmıştır. Doğrusu da budur. Hatta 5- 6 yaş küçük erkek kardeş bile; ablasının koruyucusudur. Tevbe Suresi’nde, Allah (cc) sevgisinden daha fazla olmaması konusunda; baba, evlat, mesken, ticarî meta sevgisi vs sayılıyor da, anne sevgisi sayılmıyor. İnsanı yaratan, onun özelliklerini de bildiği için, anneyi saymıyor burada. Çünkü anne sevgisi doğuştan gelir; baba sevgisi ise sonradan kazanılır. İnsan doğduğunda anne sevgisiyle donanmıştır. Bunu yadsıyamaz. Kadın; evlatları ve ailesi tarafından el üstünde tutulur. Korunmaya muhtaç olarak bakılır kadına.

“Hanım”ı, “bayan” yapanlar, kadınları tuzağa düşürmek istiyor
Müslüman-Türk kadınını, kurdukları tuzağa çekmek isteyenler; kadına, eşi tarafından hakkının çiğnendiğini, ezildiğini fısıldayanlar asla ve asla kadınların gerçek sorunlarıyla, temel haklarıyla ilgilenmezler. Mesela; “çarşının ortasında erkek tuvaletleri her zaman açık da, kadın tuvaletleri niye kapalı veya bakımsız” diye sormazlar.

Otobüste, onlarca erkeğin arasında kalan bir kadını görmezler de, evinde oturan kadının dışarı çıkması gerektiğini şiddetle savunurlar. Özellikle küçük çaplı işletmelerde, erkeklerle bir arada çalışmaya mecbur bırakılan kızlarımızı, ablalarımızı görmezler de; bir kadının bu çağda, semt pazarıyla yetinmemesini, dışarı açılması gerektiğini söylerler.

Peki, neden çoğunlukla kadınlar seçiliyor, her kampanya kadın odaklı oluyor? Yukarıda da açıkladığımız gibi, popüler kültür; insanlığın zayıf tarafını çok iyi biliyor ve sürekli oradan vuruyor. Adına popüler kültür denen ahlaksızlık; kadına, erkek karşısında ezildiğini, hakkını araması gerektiği saçmalığını aşılıyor. Haklarını aradıkları yerlere bakıldığında; aslında kapitalist sistemin; kadını, dolayısıyla bütün insanlığı, fıtratından da yararlanarak tüketim canavarı haline getirmeye çalıştığı gözükmektedir. Yani hem tüketecek, hem de canavarlaşacak.

Bize asıl dertlerimizi unutturmaya çalıştırdıkları muhakkak. Asıl derdimizi bildiğimiz zaman, bunun çözümün aranılası değil; çekilesi bir dert olduğunu kavradığımız zaman, bunlarla baş edebiliriz. Yoksa derdimizi unutmak; bir çare değildir. Derdini unutan, dediğini de unutur. Tıpkı fıkrada olduğu gibi: “Mide ağrısından muzdarip adam, arkadaşının tavsiyesiyle doktora gider. Fakat yanlışlıkla, dâhiliye doktorunun kapı komşusu olan psikiyatrın ofisine girer. Ertesi gün arkadaşına rastlar. Arkadaşı, doktorun ilaç verip vermediğini vs sorar. Hasta ise; “ilaç vermedi. Biraz ağrım devam ediyor, ama ben kafama takmıyorum” der.

Kadının yeri neresidir?
Kadın, erkeğin alanına müdahale etmekte pek ısrarcı olurken -sosyallik adı altında evinden ve anneliğinden uzaklaştırılırken-; erkek tam tersine, ev işlerinden kaçar. Çünkü Cihan Aktaş’ın, ‘Modernizmin Evsizliği ve Ailenin Gerekliliği’ isimli eserinde de belirttiği gibi: “Erkeksi sayılan yarışçı ve rekabetçi davranış kalıplarını benimsemeyen erkeklere normal gözüyle bakılmaz. Ev işi yapan, ağlayan, çocuk bakan; yani kuralı bozan erkeğe yönelik bakışlar; suçlayıcıdır.” Yazarın saydığı, bir bakıma Peygamber (sav) özelliği de olan bu davranışlar; halk arasında ne ile anılır, bilirsiniz. Unutmayalım ki, kazak; sadece giyilen bir eşya için kullanılmaz.

Popüler kültürün dayatmasıyla latifliğinden sıyrılan kadın, erkeğin alanına müdahale ettiği zaman pek fazla ayıplanmıyor. Bunun adı; ekonomik zorunluluk -özgürlük- veya kariyer yapma olabilir. Çevre tarafından da, kendi ayakları üstünde durabilen, özgür ve kendini gerçekleştirmiş biri olarak görülüyor. Ama kadın erkeğin alanına girdikçe, kendi alanındaki gedik büyüyor. Bu gediği de, huzurevleri, bakımevleri, temizlik şirketleri, televizyon, bilgisayar ve internet, fast food büfeleri dolduruyor. Tabi bu arada kesinlikle kadının okumasına, eğitimine devam etmesine karşı değiliz. Kadına, erkeğin işine karışması zarar getirir. İlim öğrenmek ise; sadece erkeklere özgü bir emir değildir. Para tahsil etmek; öncelikle erkeğin işidir, ama ilim tahsil etmek; her iki cinse de farzdır.

Erkek ve kadın; hak ve ödevlerini bilmeli, ama her fırsatta bunları ortaya sermemelidir. Cihan Aktaş, aynı eserinde şöyle sesleniyor: “Elbette hak ve hukukun her vesileyle devreye sokuluşu da soğuk bir ev ortamına sıcaklık kazandırmaz. Evlilik bağı, haklar ve ödevlerin ikide bir hatırlatılması tutumundan büyük zarar görür.”

Popüler kültür menşeli feminizm tuzağı
Çağdaş kadının içinde bulunmaya zorlandığı bir tuzak; feminizm. Kadınsılığı veya kadın haklarını savunmayı açıklıyor bu kavram. Takipçilerine feminist deniyor. Batı menşeli olan feminizm; eşiyle veya kadınlığıyla ilgili hiçbir sorunu olmayan kadına; bir sorunu olduğunu, toplum veya kocası tarafından ezildiğini telkin ediyor

Çocuk yerine köpek fikri, kimden çıktı?
Öncelikle, batı uygarlığının kadına nasıl baktığını bilmemiz gerekir. Muhterem Mahmut Toptaş Hoca, Şifa Tefsiri’nin ikinci cildinde şöyle der: “Ben Fransa’ da 1,5 sene kaldım işçi olarak. Benim gördüğüm birçok Fransız, nüfus kütüğünde Hıristiyan’dır. Hıristiyan bir aileden doğmuş, ama ateisttir. Yani samimiyetle İncil’e ve Hz. İsa’ya inanan ve kiliseye giden insan ben görmedim. Bugün batı toplumunun büyük bir çoğunluğu ateisttir.” Ancak kiliselerdeki rahibelere bakarak olaya açıklık getirebiliriz.

Kaynak olarak başvurdukları batının hal-i pürmelâli budur. Yerli feministler, çocuksuzluğu da batıdan öğrendiler. İşlerine o kadar daldılar ki, bu yolda engelleyici unsur olmaması için çocuk da yapmıyorlar. Bunun yanında batıda, senelerdir çocuk olmayan kasabalardan, parklarında çocuk oynamayan kentlerden bahsediliyor.

Şehirleşme konusunda, aslında yanlış taklit ettiğimiz batı yüzünden gökdelenlerde yaşayan anneler; kaçırılır veya trafikte başına bir şey gelebilir endişesiyle, kendi doğasıyla çelişme pahasına çocuk yapmakta tereddüt gösteriyor. Olan çocuklarını ise, televizyonun dipsiz kuyusuna terk ediyorlar.

Evet, tüm dayanağı batı olan feminizm, Müslüman- Türk toplumunun genlerine tamamıyla ters düşmektedir. Bir Frenk Mukallitliği, çağdaş tabirle; Batılılaşma (Batıllaşma) Taklitçiliği (İhaneti) ile karşı karşıyayız. Vücuda yanlış grup kan vermenin adı; ya kör cahillik ya da tam manasıyla ihanettir. Bu durumda ikisi de affedilemez.

28 Nisan 2009

 Akbay

suleyman-kosmene
Turgut Bey: “Risâle-i Nur’da geçen ‘Tevhîd-i Kıble etmek’ ne demektir?”

İslâm âlimlerinin, vahyi daha iyi anlamak ve daha derinden kavramak için yaptıkları araştırmalar, tetkikatlar, incelemeler, tedvin ve tasnif faaliyetleri, içtihatlar ve topyekûn ilmî ve tasavvufî çalışmalar ise muhtelif boyutlarıyla vahyin açılımı hüviyetindedir. Bu gün bin dört yüz sene geriden baktığımızda, asırları itibarîyle vahyin açılımı sadedinde yapılan çalışmalarda, vahyin ana çizgisinden de, tali yollarından da sapılmamış olduğunu görmek fevkalâde memnuniyet vericidir. İslâm âlimlerini şüphesiz minnet ve şükranla anmalıyız. Son Peygamber’in (asm) ümmetinin, yorum serbestîsine rağmen vahye bağlılık açısından diğer peygamberlerin ümmetlerine nazaran, on dört asırdan beri bu şeref ve onuru taşıdığını burada belirtmekte fayda var.

Kur’ân’ı ve sünneti rehber alan âlimler her asırda herkes için manevî ışık olmuşlar; her birisi birer hak yol ve hidayet mesleğinde yoğunlaşarak, insanlığı hak ve hidayet açısından aydınlatmışlardır. “Bizim uğrumuzda mücâhede edenlere mutlaka yollarımızı gösteririz. Ve hiç şüphe yok ki, Allah ihsan sahipleriyle beraberdir”1 âyet-i kerîmesi ile, “Âlimler Peygamberlerin vârisleridirler”2 hadis-i şerifine âlimlerin mazhar oldukları düşünülürse, hakta sebatlarının sırları ve yollarının neden cazip olduğu kolayca anlaşılmış olur. Sonradan gelenlerin, öncekilerin ilim mirasını almaları ve yeni ufuklara ve inkişaflara bu mirasla açılmaları ise ilimde devamlılığın gerektirdiği bir gelenek ve gereklilik olsa gerektir. Bedîüzzaman Hazretlerinin daha on üç on dört yaşlarında iken Erzurum Bayezıt Medresesinde Şeyh Mehmed Celâlî Hazretlerinin nezdinde, medrese usûlüyle yirmi yılda ancak tahsil edilebilecek dev ciltli İslâm ilim, irfan ve kültür hazinelerinden seksen cilt kitabı üç ay zarfında hafızasına almış olması3 Kur’ân ilimlerine hakikî vâris olduğunu göstermesi açısından yeterli bir belgedir. Sonraki yıllarda Gavs-ı Azam Abdülkadir-i Geylânî ve İmam-ı Rabbânî (ra)…vs. bütün ehl-i ilmin ilim ve tefekkür birikimlerini bihakkın aldıktan sonra, tahkîk ve hakîkat ehli âlimlerin her birisinin büyük câzibe merkezi olduklarını müşâhede ediyor ve biriyle iktifa etmiyor, hepsinin ilmine ve irfânına yönelmek istiyor. Bediüzzaman Hazretleri, bu esnada bir gün İmam-ı Rabbanîyi mütalâa ederken, İmam-ı Rabbanînin Mektûbât’ında, “Tevhîd-i Kıble et!” hitabıyla karşılaşıyor. Yani İmam-ı Rabbanî Bediüzzaman’a, “Birini üstad tut, arkasından git! Başkasıyla meşgul olma!” diyor. Said Nursî Hazretleri bu ilmî tavsiyeyi önemsiyor, fakat hangisinin arkasından gideceğine karar veremiyor. Kendisini dinleyelim: “Ne kadar düşündüm, bunun arkasından mı, yoksa ötekinin mi, yoksa daha ötekinin mi arkasından gideyim? Tahayyürde kaldım. Her birinde ayrı, ayrı cazibedar hâsiyetler var; biriyle iktifa edemiyordum.”4

Her bir ehl-i ilim ve tahkikte ayrı cazibeler keşfeden ve biriyle yetinmeyerek, hepsinin de ilmine, irfanına, ezkârına ve tefekkürüne mutlak vâris olduğunu gösteren Bedîüzzaman Saîd Nursî, nihâyet Cenâb-ı Hakk’ın rahmetiyle, bu muhtelif hak yol ve mesleklerin başının, bu cetvellerin kaynağının ve bu seyyârelerinin güneşinin Kur’ân-ı Hakîm olduğunu, hakîkî tevhîd-i kıblenin de Kur’ân’da olacağını, öyle ise en âlâ mürşidin de, en mukaddes üstadın da Kur’ân-ı Hakîm’den başkasının olmadığını görüyor. Artık doğrudan Kur’ân’a yapışıyor, sadece Kur’ân’a yöneliyor, Kur’ân’da tevhîd-i kıble ediyor. Bundan sonra, Kur’ân’dan inkişâf eden hayat kaynağı ve feyiz sağanağı nurlar, ehl-i imanın müzmin yaralarına çâre olabilecek kâbiliyette gönlüne açılmaya başlıyor.

Risâle-i Nur’un, Allah’ın izniyle Kur’ân-ı Hakîm’den alınan “feyizler” külliyâtından ibâret olduğunu beyan eden Bedîüzzaman Hazretleri, Kur’ân’dan gelen nurların yalnız aklî mes’eleler olmadığını; pek yüksek ve kıymettâr olan Allah’ın mârifeti hükmünde kalbî, rûhî, hâlî ve imanî mes’eleler olduğunu kaydeder. 5 Kur’ân’a Tevhîd-i Kıble etmenin, yani yalnızca Kur’ân’a yönelmenin bir meyvesi olan Risâle-i Nur’ların akla ilim dersi verdiği gibi, kalbe iman hâli telkin ettiğini, ruha da iman zevki tattırdığını beyan eder. Hatta dünyevî işlerinde keramet sahibi bir şeyhin müridi nasıl ihtiyaçlarına dair şeyhinden medet ve himmet bekliyorsa; Üstad Said Nursî de kendisinin, ihtiyaçlarını Kur’ân-ı Hakîm’in kerâmetli sırlarından ummadığı bir tarzda aldığını ve Risâle-i Nûr’da bunları yazdığını belirtir.

Bediüzzaman Hazretleri, Kur’ân’a olan bu doğrudan bağlılığa gelişini talebelerinden Mustafa Sungur Ağabeye şöyle anlatır: “Mahfuzatım olan seksen doksan cilt kitabı ezberden tekrarlardım. Bunlar Kur’ân’ın hakikatlerine çıkmaya basamaklar oldu. Sonra Kur’ân’ın hakikatlerine çıktım. Baktım, her bir âyetin kâinatı ihata ettiğini gördüm. Artık başka bir şeye ihtiyacım kalmadı. Kur’ân bana kâfi geldi.”6

Netice itibariyle; Risâle-i Nur’lar, İslâmın bütün ilim mirasını hıfzettikten sonra, doğrudan Kur’ân’a yönelmiş bir âlimin, bu asrın insanı için Kur’ân’dan devşirdiği bir rahmet ışığı olarak gün yüzüne çıkıyor.
27 Nisan 2009

Süleyman KÖSMENE

akbay

İyi mü’min’ olarak yaşamak, dünya nimetlerinden uzak durmak değildir. Dünya nimetlerinden uzak kalmakla o nimetler yüzünden kulluktan uzak kalmak aynı şeyler olarak görülemez.

* Dünyadan da nasiplenmek -

İman, dünya varlığına mani değildir. Allah Teâlâ’nın kulları için yarattığı ziynetlerin mü’minlere haram olduğuna dair bir dayanak da yoktur. Bilakis Kur’an-ı kerim, Allah’ın kulları için yarattığı nimetleri, O’nun kullarına kimin haram edebileceğini sormaktadır. Allah’ın yarattığı temiz şeylerin kullarına yasaklanmasını haddi aşmak olarak göstermektedir. (Bu konu için A’raf suresi 32.ayet, Madie suresi 87.ayeti ve Kasas suresi 77. ayeti okunabilir.)

Muttakilerin imamı olan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, sürekli oruç tutmayı, gecenin bütününü ibadetle geçirmeyi ve kadınlarla evlenmemeyi daha iyi bir takva hayatı için tatbik edeceğini söyleyen sahabileri uyarmış, yaptıklarının sünnet dışı olduğunu söylemiştir. Bu konudaki uyarısını yaparken de cümlesine: ‘Ben sizin takvaca en üstün olanınızım, Allah’tan en çok ben korkuyorum!’ şeklinde başlamıştır. Dünya nimetlerinin en uç noktasında bulunan yeme içme, gece uykusu ve cinsel hayattan uzak duracağını söyleyenlere karşı, uyarı niteliğinde konuşurken cümlesine başladığı ‘daha takva, Allah’tan daha çok korkma’ gerçeği, dünya nimetlerini kullanmanın iyi mü’min olmaya mani olmadığını net bir şekilde beyan etmiştir.

Bedenlerimizin bizde emanet olduğu gerçeği üzerine kaideler koyan dinimizi bize beyan eden sevgili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin: ‘Rabbinin hakkı, bedeninin hakkı, ailenin hakkı’ şeklinde tasnif ettiği hayat düzeni de gayet açık izlenebilir bir çizgi çizmektedir. Sevgili Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem efendimizin bu uyarısında Allah’ın hakkı olan mesela namaza dikkat çekildiği kadar, bedenlerin korunmasına da dikkat çekilmektedir. O korumanın en tabii gereklerinden olan uyuyup dinlenme söz konusu hakkın bir örneği olarak ortaya konmuştur.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin kâtiplerinden olan Hanzele radıyallahu anhın meşhur ‘Hanzele münafık oldu!’ şeklinde başlayan hadisinde, sürekli ibadet halinde bulunup, dünya meşgalesinden tamamen kopmayı arzulayan anlayışına karşı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ona: ‘Ey Hanzele! Dengeli, dengeli, dengeli!’ buyurmuştu. Sürekli namaz havasında kalmayı isteyen birine bile namaz havası ile dünya meşgalesi arasında denge kurması emredilmiştir. Müslim, Tevbe, 3 (6900)
Düşünülecek iki hadisi şerif

Enes bin Malik radıyallahu anh diyor ki: ‘Üç kişi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin hanımlarının evinin önüne gelmişler, onun ibadetini soruşturuyorlardı. Nasıl ibadet yaptığını öğrendiklerinde, duyduklarını küçümser gibi oldular. Sonra da dediler ki: ‘Biz neredeyiz o nerede? Onun geçmiş ve gelecek bütün günahları bağışlandı!’

Onlardan biri: ‘Ben artık bütün geceleri ibadetle geçireceğim.’ dedi. Diğeri de: ‘Ben de bir daha bozmadan sürekli oruç tutacağım.’ dedi.

Üçüncüsü ise: ‘Ben de kadınlardan uzak kalıp, hiç evlenmeyeceğim.’ dedi.

Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem onların bu sözlerini duydu, geldiğinde onlara dedi ki:

‘Siz mi bu sözleri söylediniz? Ben sizin Allah’tan en çok korkanınızım, takvaca en üstün olanınızım. Ama oruç da tutuyorum, ara da veriyorum. Gece namaz da kılıyorum, uyku da uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden uzak kalan benden değildir.’ Buharî, nikâh, 1 (5063); Müslim, Nikâh, 1 (3389); Nesaî, Nikâh, 4 (3217)

Abdullah bin Amr bin As radıyallahu anhümanın rivayetine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kendisine şöyle buyurdu: ‘Bedeninin sende hakkı vardır. Gözünün sende hakkı vardır. Eşinin sende hakkı vardır. Misafirinin sende hakkı vardır.’ Buharî, Savm, 55 (1975)
Yemek ve tuz

Lezzetli bir yemek için tuz zaruridir. Tuzu olmayan yemek hastaya revaya görülen yemek olabilir. Ancak tuzun, lezzetli bir yemek için gerekli olması tuzdan yemek yapılmasına kapı açmaz. Yemeğin lezzetini sağlayan tuz, gereğinden biraz fazla olduğunda yemeği yemek olmaktan çıkarır. Lezzet veren tuz, gereği kadar ve dengede tutulan tuzdur. Ahiret için yaşayan mü’min de, dünya nimetlerini tamamen teptiği zaman tuzsuz bir yemek gibi yaşar hayatı. Dünya nimetleri, hayatımızda bulunmalıdır. Ama bu bulunuş, tuzun yemekte bulunuşu kadardır. Yokluğu lezzet kaçırdığı gibi aşırılığı da ağırlık verir. Nefisle mücadele, nefse giden bütün kanalları tıkamakla mümkün değildir. Mubahlar dairesinde nefsin bazı arzuları muhakkak giderilmelidir. Cinsel ihtiyaç başta olmak üzere, nefsin ihtiyacı olan şeyler tamamen dışlanamaz. Bizden istenen yeme içmeyi terk etmek değildir. Helal yemek, ölçülü yemek, yenene şükretmek bizden istenendir.

Müslüman’ın tatili; Allah’ın mülkünde gezmek, tabiatla iç içe olmaktır

Bu açıdan bakıldığında tatil de bir nimettir. Müslüman da tatil yapmalıdır. Ancak onun tatili, sınırların kaldırıldığı bir tatil değildir.

Allah’ın mülkünde gezmek, tabiatla iç içe olmak, değişik bir ortamda birkaç hafta geçirmek neden Müslüman için sakıncalı olsun? Eğer şu dünya ve güzellikleri Allah’ın nimetlerinden bir nimetse o nimet, kesinlikle Müslüman’ın da hakkıdır. Şu kadar ki Müslüman nimeti kullanır ama kendini nimete kullandırtmaz. Tatil bir nimetse Müslüman o nimeti, bütün şükür çeşitlerinin hakkını vererek en güzel şekilde eda ederek kullanır. Allah’ın verdiği nimeti kulunun üzerinde görmek istediği bir hakikattir.

Sıkıntı Müslüman’ın davasını ve ciddiyetini şehirdeki evinde bırakıp tatile gitmesindedir. Gittiği yere davasını da götüren, haramlara dikkatinde sapma olmayan, mubahlara boğulmayan Müslüman, nere giderse gitsin, gittiği yerin adı tatil beldesi veya iş beldesi olsun o, kimliğinden taviz vermediği sürece doğru yoldadır.

Eğlence için de aynı şeyleri söylememiz mümkündür. Eğlenmek Müslüman’a haram değildir. Müslüman’a, yalan, gıybet, iftira, namazı geciktirmek, alkol, erkek-kadın karma oturuşlar, kul hakkı, insani vazifeleri ihmal haramdır.

Müslüman’a ailesini TV başında, münkerle baş başa, kötü arkadaş çevresinde bırakıp tatile gitmesi yakışa kalmaz

Müslüman, haramlara kaymadan, Allah’ın mubah kıldığı dairede kalmak kaydıyla, dünya nimetlerinden faydalanmakla da ‘ibadet’ muhtevalı işler icra eder. Önemli olan yemek/tuz dengesini korumaktır. Bizim hayatımız, ölümümüz, ibadetimiz her şeyimiz Allah içindir, Allah için olmalıdır. Allah Teâlâ bizi sevmeye, sevilmeye, dinlenmeye, yemeye, içmeye, uyumaya, gezmeye, arkadaş edinmeye meyilli yarattıysa biz bunlara tevessül ederek sadece fıtratımıza uygun olanı yapmış oluruz.
Dünyadan nasiplenme ölçülerimiz

1- Allah’ın dininde haram olduğuna dair bir dayanak bulunmadıkça eşyada esas olan mubah olmasıdır. İlişkilerimiz, yasaklık belgesine kadar mubah ilkesi üzerine kuruludur. Yiyecek ve içeceklerde, giyimde, insani bağlantılarda mubahlık esastır.

2- Müslüman’ın eğlenme, gezme gibi işlere bakışı şüphesiz mahduttur. Gezmeyi esas alan bir hayat İslami olamaz. Yeme içme üzerine kurulu bir hayat olamaz. Sürekli eğlenen Müslüman iyi Müslüman değildir. Müslüman için esas olan ahiret hazırlığı içinde olmasıdır. Ancak zaman ve mekâna bağlı olarak dinlenebilir, eğlenebilir, ziyafetlerde bulunabilir. Ciddiliğin asıl olması sınırsız olmasını gerektirmez. Ölçüler korunduktan sonra, bir ziyafete katılmak, gençler arasında mubah bir eğlence tertip etmek yasak değildir. Bunu biz, eğlenceyi asıl gaye haline getirmenin yanlış olduğunu söyleyerek de özetleyebiliriz. Asıl gaye Allah’ın rızasına uygun yaşamaktır. Dinlenmek, eğlenmek o büyük gayeye aykırı değildir. Aykırı olan alkoldür, müziktir, göz zinasıdır, israftır, zamanı boşa harcamaktır, batıl ehlini taklit etmektir. Dinin temel ilkelerine ters düşen, insanı tahkir etmek, insanlarla eğlenmek, insana zarar vermek, bir canlıya işkence olan eğlenceyi yapmak haramdır. Bu haramlar nereye girerse, o iş ne olursa olsun yasak listesine girer. Bunlar savaş şartlarında bile yapılsa yasak yine yasaktır. Kumarın girdiği bir eğlence elbette haramdır. Ama haram olan eğlence değil, eğlenceye konu olan haramdır. Genç kızların çay bahçelerinde oturmaları ne haramdır, ne sünnettir. Erkeklerin gözlerine hedef olacak bir konumda bulunmak yasaktır. Bu çay bahçesinde de olsa böyledir, evin balkonunda da. Dinimiz bize tatili haram etmiyor. Düğün yapmayın demiyor. Ziyafet vermeyin demiyor. Denizde yüzmeyin demiyor. Bize dediği, ‘dininizi eritmeyin; gittiğiniz yere dininizle gidin’ mesajıdır.
27 Nisan 2009

Akbay

mehmet-sevket-eygi
Dün bu sütunlarda eski İstanbul Müftüsü, eski Diyanet İşleri Başkanı dersiâmdan merhum Ömer Nasuhi Bilmen’in “Büyük İslâm İlmihali”nin “Mukaddime” bölümünü okudunuz. Köşeme taşıdığım bu metin biz Ehl-i Sünnet Müslümanları için metod bakımından son derece önemlidir. Önce niçin Ehl-i Sünnet Müslümanları dedim, onu arz edeyim:

Sevgili Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) mucizevî bir şekilde, Ümmetinin yetmiş üç fırkaya ayrılacağını haber vermiştir. İslâm dünyasının en büyük kısmı Ehl-i Sünnet ve Cemaat adı verilen topluluktur. Bendeniz, diğer Müslüman kardeşlerimi üzmemek şartı ile, mensubu bulunduğum bu topluluğa hitap ediyorum. Şia, Haricî, Fazlurrahmanî, Vehhabî ve daha nice grupla aramızda maalesef usûl, anlayış, metod bakımından derin ihtilaflar vardır. Bu ihtilafları bendeniz çıkartmadım. Önümde acı bir gerçek duruyor… Bunu kabul etmek, gerçekçi olmak zorundayım.

Bir Şiî, Şiîliğin hak, Ehl-i Sünnet’in bozuk olduğuna inanır…

Bir Vehhabî, İbn Teymiye’yi ve Muhammed İbn Abdilvehhab’ı imamân (iki imam) olarak kabul eder, yolunun hak olduğuna inanır, Ehl-i Sünnet’in bir kısmını müşrik kabul eder.

Fazlurrahmancılık mezhebine veya fırkasına bağlı olanlar, klasik ve geleneksel Müslümanları hatâlı görür, Kur’ân’daki ve Sünnet’teki nice farzın, haramın, emir, yasak ve tavsiyenin tarihsel olduğunu, bunların bu devirde geçerli olmadığını iddia eder.

Haricîler, dünyada doğru Müslüman kalmadı, bir biz kaldık diye hayıflanır.

Velhasıl, Ehl-i Sünnet’in dışındaki her mezhep, her fırka kendi yolunun doğru olduğunu, kendi anladığı ve anlattığı İslâm’ın hak olduğunu iddia ile Ehl-i Sünnet’in yanlış olduğunu iddia eder.

Bendeniz ise bir Sünnî Müslüman olarak Ehl-i Sünnet ve Cemaat yolunun anlayışının doğru ve hak olduğunu, ötekilerde ise az veya çok bid’atler bulunduğunu iddia ederim.

İhtilaflı ve tartışmalı bir konu olan, Cemalüddin Afganî konusunu ele alalım. Bu zat Afganistanlı değildir, İran’ın Esedâbad şehrine mensuptur… Sünnî değil, Şiîdir… Taqiyye yaparak kendisini Afgan ve Sünnî gibi göstermiştir… Kendisi öyle sıradan bir Mason değil, çok azılı bir masondur… Son derece şüphe verici karışık, bulanık, bulaşık işler yapmıştır… Kahire’de ikamet ettiği zaman niçin Yahudi mahallesinde oturmuştur?.. İngiliz ajanı Blunt ile Sultan Abdülhamid’i tahtından indirmek için niçin işbirliği yapmıştır?.. Onun müridlerinden biri niçin İran şahını öldürmüştür… Babîlik ve Bahaîlik ile olan alakaları nelerdir?.. Afganî’nin içyüzünü anlamak isteyenler, “Ehl-i Sünnet’i MÜDAFAA ve Bid’atleri TENKİD - Makaleler incelemeler” adındaki kitabın “On maddede özetle Cemaleddin Efganî gerçeği” (s. 339-348) başlıklı bölümünü okumalıdır. (Bedir yayınevi, tel: 0 212/519 36 18)

Kendi anlayışına göre, bir Kur’ân tefsiri yazmış bir zat, Afganî’yi tenkit edenler için “Onun taharet bezi olamazlar” şeklinde talihsiz bir cümle sarf etmiştir. Böyle bir cümle bir ilim adamına yakışır mı? Afganî gerçekten bir İslâm büyüğü, bir İslâm önderi ise ilmî, dinî, tarihî delil ve gerekçelerini ortaya dökerek meseleyi aydınlığa çıkartsın. Onu tenkit edenlere “Taharet bezi olamazlar” demekle neyi isbat edebilir?

Muhterem Müslümanlara, haddim olmayarak, ilmî tartışmalarda ciddî ve seviyeli olmalarını tavsiye ediyorum.

Şimdi bazıları soracaklar: Afganî’nin Şiî olması, İranlı olması suç mudur? Değildir ve zaten bendeniz böyle bir şey söylememişimdir. Suç olan nedir biliyor musunuz? Bu zatın kendisini İranlı olduğu halde Afgan, Şiî olduğu halde Sünnî tanıtmasıdır. Taqiyye yapıyormuş… Buna hakkı var mıdır. Sünnîler Müslüman değil mi? Onun, Müslüman kardeşlerini aldatmaya, kandırmaya, onlara yalan söylemeye hakkı var mı?

19′uncu asırda Afganî ve iki müridi, ictihad konusunda birtakım fikirler, görüşler, tezler ortaya attılar. Onlara göre Müslümanlar Kur’ân’dan ve Sünnet’ten kendi kafalarına ve re’ylerine göre hüküm çıkarabilirdi. Ehl-i Sünnet, bu hususta ilim, ehliyet, icazet şartını getirir. Evet, alim ve fakih olanlar Kur’ân’dan ve Sünnet’ten hüküm çıkartabilir ama bunu yapabilmek için yeterli ehliyetleri olması lazımdır. Cahil olanlar, yetersiz olanlar bunu yapamaz. Yaparlarsa Ümmet için kaos ve anarşi çıkar. Zamanımızda olduğu gibi…

Ehliyeti olmayanların ictihada yeltenmesi büyük bir kendini bilmezlik, büyük bir küstahlıktır. Merhum Mehmed Akif’in Safahat’ında müctehid taslaklarını hicv eden harika bir manzume bulunmaktadır.

İşte son devrin büyük din alimi, büyük ve gerçek müftüsü, gerçek fakihi, başta büyük Kur’ân tefsiri ve Hukuk-i İslâmiye ve Istılahat-ı Fıkhiyye adlı derin ve mufassal eseri ve diğer faydalı kitapları ile İslâm’a ve Ümmet’e büyük hizmetler etmiş olan Ömer Nasuhî Bilmen hazretleri, metnini dün köşeme nakl ettiğim “Mukaddime”sinde Müslümanları metod bakımından uyarıyor:

Dört hak fıkıh mezhebi vardır diyor.

Bundan başka hak mezhep yoktur diyor.

Her Müslüman bunlardan birine bağlı olarak İslâm’ı hayata uygulamalı, ibadetlerini bunların ahkam-ı fıkhiyesine göre yapmalıdır diyor.

Ehliyeti, ilmi, salahiyeti olmadığı halde kendi heva, re’y ve hevesleri ile Kur’ân’dan ve Sünnet’ten hüküm çıkarmaya yeltenenler yanlış yoldadır diyor.

Bazı reformcu, yenilikçi, değişimci İlahiyatçılar Afganî’yi, müridi Abduh’u, onun müridi Reşid Rıza’yı Ehl-i Sünnet Müslümanları için kurtarıcı ve örnek önderler olarak gösteriyor, mezhepsizliği, telfik-i mezahibi teşvik ediyor. Bendeniz de Sünnî bir Müslüman olarak onları tenkit ediyorum.

Müslümanlar Muhammed İbn Abdilvehhab’ın, Afganî’nin, Abduh’un, Reşid Rıza’nın, Fazlurrahman’ın ve benzerlerinin peşinden giderek değil; Şeyhülislâm Mustafa Sabri’nin, Muhammed Zahid el-Kevserî’nin, Yusuf İsmail en Nebhanî’nin, Ahmed zeynî Dahlan’ın ve benzeri Sünnî ulemanın ve fukahanın peşinden giderek, dini onlar gibi anlayıp algılayarak, onların metodlarını benimseyerek kurtulabilirler.

Bu konular tartışılacaksa, “Taharet bezi” edebiyatı yapılmamalı, seviye düşürülmemelidir.

Ehl-i Sünnet, cadde-i kübrâdır.

Ehl-i Sünnet, sevâd-ı a’zamdır.

Ehl-i Sünnet, İslâm’ın doğru ve hak yorumudur.

Ehl-i Sünnetin metodu doğrudur.

“İşlerin hayırlısı orta olandır” buyurulmuştur. Ehl-i Sünnet İslâm’ın orta, mutedil şeklidir.

Ehl-i Sünnet, Kur’ân’a ve Sünnet’e uygundur.

Ehl-i Sünnette aşırılık yoktur.

Ehl-i Sünnette kopukluk yoktur.

Ehl-i Sünnet Ehl-i Beyt’in, Ashab-ı kiramın, Tâbîin’in, Selef-i Sâlihin’in, her asırda gelip geçmiş ulemanın, sulehânın, evliyaullahın yoludur.

Atalarımız Osmanlılar yüz yıllar boyunca Ehl-i Sünnet bayrağını dalgalandırmış, üç kıt’ada i’lâ-i kelimetullah yapmıştır.

Ehl-i Sünnete saldıranlar hatâ etmektedir.

Ehl-i Sünnete göre tabakat-ı fukaha vardır, ilmî ehliyeti olmayanlar Kitab’tan ve Sünnet’ten hüküm çıkartamaz.

Ehl-i Sünnet İslâmî birlik, hiyerarşi, disiplin demektir.

Bu gerçekleri Müslüman kardeşlerime saygı ile arz ederim. Bana saldıran din kardeşlerim için bile Allah’tan rahmet dilerim.
27 Nisan 2009

Mehmet Şevket Eygi

mehmet-talu
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz Kâfirler için de rahmet olmuştur. Cenab-ı Hak daha önceki ümmet ve milletleri, küfür ve isyanları sebebiyle toptan helak ettiği halde, ALLAH Resûlü gönderildikten sonra toptan helak etmeyi kaldırmıştır. Böylece kâfirler de toptan helâk olma azabından kurtulmuşlardır. Bu da kâfirler için dünyada büyük bir rahmettir. Hz. İsa (A.S.): “Eğer azab edersen onlar senin kulların.” (Maide Sûresi:118) derken, Cenab-ı Hak, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimize. “Sen onlar arasında bulunduğun sürece, ALLAH onlara azab edecek değildir.” (Enfal Sûresi:33) uyurmaktadır.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ALLAH yolunun kılavuzudur.

“…Şüphesiz ki sen doğru bir yolu göstermektesin. O yol göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoludur. Dikkat edin, bütün işler sonunda Allah’a döner.” (Şura süresi:52-53) Müminlere müjdenin, günahkârlara da tehdidin bulunduğu bu âyet-i kerimede, artık karşılıklı sebep ve ilişkilerin ortadan kalktığı, her şeyin Allah’a döndüğü gün hatırlatılmıştır.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz en güzel örnektir

“Muhakkak ALLAH’ın Resûlü’nde, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve ALLAH’ı çokça zikredenler için mükemmel, güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb sûresi:21)

Hz. Peygamber, her alanda, evrensel planda pratik örnektir. Güzel ahlâk ve temiz hayat kurallarını kendi yaşayışıyla ortaya koymak, örneklendirmek onun asıl görevidir.

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, hem fakirler için ve hem de zenginler için çok güzel bir örnektir. O, fakirliği hiçbir zaman isyan sebebi görmez, hele hele başkasının malına ve hakkına tecâvüz için asla bir gerekçe saymazdı. Bu itibârla O’nun durumu fakirler için güzel bir örnek teşkil eder. Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, aynı zamanda zenginler için de eşsiz bir örnektir. O, hayatında bir defa olsun “Yok” ve “Hayır” dememiştir.

Yokluğuna rağmen bulup, buluşturur, eline geçen her şeyi muhtaçlara dağıtırdı. Ebû’d-Derda (R.A.)den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: “Fakirleri kollayıp gözetiniz. Çünkü siz aranızdaki fakirler sayesinde, onların duası bereketi ile rızıklandırılıyor ve ALLAH Teâlâ’dan yardım görüyorsunuz,” (Ebû Davud, Cihad:70, Tirmizi, Cihad:24, Nesei, Cihad:43, A.b.Hanbel, 5/198)

Beşerî münasebetlerinden ve hayatının çeşitli yönlerinden kısa çizgiler sunduğumuz Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin hayatı etraflı bir şekilde incelendiğinde görülecektir ki, O, herkes için en mükemmel rehber, en güvenilir örnektir. Hangi işin ehli olursa olsun her insan, O’nun hayatında kendisi için mükemmel örnekler bulacaktır.

Tarih boyunca pek çok insanlar gelip geçmiştir. Ama onların çeşitli sahalardaki büyüklüklerine rağmen mutlaka bir tarafları eksiktir. Büyüklüklerine rağmen çoğu kere zâlim, ahlâksız ve adâletsiz olabilmişlerdir. İşte hiçbir sahada küçülmeyen, eksiği, kusuru bulunmayan ve bütün müsbet vasıfları ile insanî kıymetleri şahsında toplayan yegane insan Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizdir. Şâir ne güzel söyler:

“Hiçbir göz, senden güzelini görmedi.

Hiçbir kadın senden mükemmelini doğurmadı.

Sen, her türlü kusurdan uzak yaratıldın,

Sanki sen, kendin nasıl istedi isen, öyle yaratıldın.”

Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz çözümdür.

Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin doğumuyla beşerin kafasındaki, gönlündeki, hayatındaki düğümler çözülmüş, problemler yeni bir yoruma kavuşmuş, insanlar önlerini görür olmuştur. Dünya yeni bir anlayış ve uygulama kazanmıştır. Böylece insanlığın inanç ve hayat ufuklarını karartan şirk ve inançsızlık karanlığı, sabah güneşinin doğmasıyla ufuktan çekilen gece karanlığına çekilip gitmiştir. Allah Teâlâ, Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimizin çözüm olduğunu şöyle duyurmuştur: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülülemre yani idarecilere de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız, onu Allah’a ve Resûl’e götürün, onların talimatına göre halledin; bu hem hayırlı, hem de netice bakımından daha güzeldir.” (Nisa sûresi:59)

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, onu tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.”

İman, kuru bir sözden ibaret değildir; gönülden bağlanmak, inanmak ve kabullenmektir. Hem “Allah ve Resûlü’ne inandım” deyip, hem de hükümlerine razı olmamak tipik münafıklık alâmetidir. “Şeriatın kestiği parmak acımaz” denilmiştir; acımaz, çünkü müminin kalbinde o acıyı unutturacak kadar büyük bir iman vardır.

27 Nisan 2009

Mehmet Talü

A. Ali-ural
Tek başlarına ne kadar sessizler. Ağızlarını bıçak açmıyor. Ayakta durmakta güçlük çekiyorlar. Hakikati temsil ettikleri için onurlu, yük taşımadıkları için yorgunlar. Anlam kazanabilmek için birbirlerinin gözüne bakıyorlar. “E”, “L”yi çağırıyor el sıkışmalı, “İ”, “S”yi davet ediyor mürekkebe dönüşmeli, “A”, “T”yi ünlüyor, atla kaçmalı kelime ormanına.
Ne kadar kalabalıktır orman kim bilir! Ne kadar derindir, alfabeden kopmuş bir harfin yalnızlığı. Alfa’dan Omega’ya, Elif’den Ye’ye, A’dan Z’ye bütün harfler denize karışıyor aynı ırmakla. Dalgalar oluşturuyor yan yana geldiğinde ve kayadan kısraklara bindiriyor köpüklerini. Köpüklü kahvelerini mi! İçiyorlar elbette. Fincanlarını ters çevirip bekliyorlar, okuma zamanı. Beyaz porselenden bir yazı tahtası her zarif fincan. Okumanız var mı? O halde kahverengi tebeşirle çizilen bu resmi okuyun. Kabaran yüreğiniz değil bu öbek, peş peşe yükselen kelime dalgaları. Görüyor musunuz martıları üzerinde? Ve işte harfler Alfa’dan Omega’ya, Elif’den Ye’ye; inşa sanatını öğrenip, sallar, tekneler ve gemiler yapıyor, sonra korsanlık sanatını öğrenip batırıyorlar yüzen her şeyi. Ah kelam denizinin kazazedeleri! “Okumak”ın “Okı-mak/ Çağırmak”tan geldiğini bildiriyor kamuslar. “Çağırmak” fakat neyi! Harfleri ayakta tutan bir harfe ihtiyaç var. Ne diyor Ahmed Bîcan, Muhammediye’de: “Cebrail geldi eyitti: Dur Yâ Muhammed ki Allah Teâlâ seni okur…” Yani çağırır seni. Sen okuyarak neyi çağırıyorsun? Elifin yoksa hiçbir şeyin yok.

“Ben okuyamam,” dediğinde nefesini kesecek bir meleğin de yok senin. Takatin kesilinceye dek sarılıp sıkacak “Ben okuyamam,” dedikçe. Her seferinde okumaktan pencereler açacak sana. “Oku!” diye gümbürdetecek kapını. “Yaratan Rabb’inin adıyla oku.” Elif anahtara benzemiyor mu? “O, insanı pıhtılaşmış kandan yarattı.” Nerden devşirdin bu gururu? “Oku, Rabb’in sonsuz kerem sahibidir.” Cömertçe saç göz nurunu. “Ki O, kalemle öğretti.” Sen kalemin gölgesinde soluklan. “Bilmediğini öğretmiştir insana.” Hakikatle donatmıştır, “Kelime” densin diye ona. Ah insan! Kâinat cümlesindeki özne! Okumaktan sıkıldığını söylüyorsun. Kararmadan aydınlanmıyor sema. Daralmadan genişlemiyor nefes. “Zorluk kolaylıkla beraber.” Bir adım at! “Ben okuyamam,” dediğinde nefesini kesecek bir meleğin de yok senin.

Fakat harfleri telaffuz etmek değil okumak. Dudakların değil zihnin kıpırdaması. “Okuyabiliyor musun, öyleyse anlamalısın,” diyor Goethe. Anlaşılmıyor mu? O halde kürek çek, açıl kıyıdan. Hem iki kişilik bir yolculuktur okumak; yazan ve okuyan aynı teknede. Denizi de paylaşıyorlar fırtınayı da. Ağı birlikte çekiyorlar derinlerden. Güneşi birlikte batırıyorlar. Yazar öyle şeyler fısıldıyor ki kulağına, söylenmeyenleri de işitiyor okur. Bir orman yangını bu, daldan dala atlıyor ateş. Bir yazar ve bir okur iki yazara dönüşüyor o sırada. Deniz başak denizine, balıklar buğdaya. Her şey çoğalıyor. Sınırlar kalkıyor. Harfler kol kola girip halay çekiyor. Kelimeler yan yana gelip fotoğraf çektiriyorlar. Cümleler suluboya bir tablonun ele avuca gelmez kuşları. Elifin ardından sürüler halinde uçuyorlar. Kelam düşünce oluyor, kelime imge. Yorgunluğuna değiyor yazarın ve okurun. Kim yorulmadan okuyorsa bir kitabı karşısına Oscar Wilde çıkıyor: “Hiç yorulmadan okunan bir kitap, hiç yorulmadan yazılmış olmalı…”

Bir de ölüm var karşımıza çıkan. Her şeyi anlamsızlaştıran ve her şeye anlam veren. Behçet Necatigil’e, “Adı, soyadı/ Açılır parantez/ Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl bitti/ Kapanır parantez. / O şimdi kitaplarda bir isim bir soyadı/ Bir parantez içinde doğum ölüm yılları,” dedirten bir şiirinde. Sartre’ı denemelerinde isyan ettiren kadirşinas ölüm: “Yazarlık ünü beni ilgilendirmiyor demiyorum, ama bir andan sonra hiçbir anlamı kalmıyor bunun. Ölüm gerçekten ölüm olunca, ün bir kandırmaca oluyor… Aramızdan birini alıyorlar, onu öfkesinden ya da kederinden öldürüyorlar. Yirmi beş yıl sonra da bir anıt dikiyorlar adına.” Yazdıkları her şeyi vuruyorlar mihenk taşına ölümün. Bu yüzük kaç ayar? Bu elmas kaç kırat?

Bu sorunun cevabını her kuyumcu bilemez. Hem tenden kurtulmuş olmalı hem candan. Hem ilmiyle kuşatmalı, hem kuşatılmalı ilimle. Hem kendine nazar edebilmeli hem görmeli halkı. İlmi “Mutlak İlim”e, okumayı “Nefis Bilgisi”ne bağlamalı. Söz altınını israf etmemeli. Öyle bir üslupla söylemeli ki, bıkmamalı kalp. “Her dem yeni doğarız. Bizden kim usanası,” diyerek yenilemeli kendini. Yunus’tan başkası değil, “Elif”in kıymetini bilen kuyumcu. Hakla okumayı altından kelepçe yapan: “Okumaktan mâna ne/ Kişi hakkı bilmektir.” Elifle okumayı iki altın ok gibi fırlatan akıla: “Sen elifi bilmezsin/ Bu nice okumaktır.” a.ural@zaman.com.tr

Not: Bugün saat 14-17 arası İzmir Tüyap Fuarı’nda okurlarımla buluşuyorum.
26 Nisan 2009

A. Ali Ural

Elif Şafak
Hemen hepimizin çocukken zihninde ve gönlünde yaşattığı ama sonra sessiz sedasız terk ettiği hayalleri var. Hani imkânsız şeyler isterdik küçükken, bize gayet sıradan ve olası gelen. Astronot olmak isterdik mesela. Bir uzay gemisinin penceresinden el sallaya sallaya uzaya gitmek…
Ya da dansçı veya şarkıcı olmak isterdik. Milyonlara konserler vermek. Önyargılarımız yoktu o zamanlar. Ne de hudutlarımız. Bilmiyorduk kuralları, engelleri, sınırları. Hayal kurmakta öylesine özgürdük. Her şeyi yapabiliriz zannediyorduk. Sonsuzlukta ve çeşitlilikte kısıtlama yoktu. Kurduğumuz hayallerin “imkânsız” olduğunu zamanla öğrendik. Ve he başkalarından öğrendik. Sosyalleştikçe kırıldı cesaretimiz, solmaya başladı düşlerimiz. Farklı olmayı değil başkaları gibi olmayı tercih ettik. Öylesi daha emin geldi. Daha sorunsuz. İnsan büyüdükçe hayal gücü daralıyor. Hayal alemi bakımından küçülüyoruz aslında yaşımız ilerledikçe.

Gün geldi düşleyemez olduk, böyle fuzuli işlere vakit bile yoktu artık. Hep bir telaş, koşturmaca, yapılacak işler, edinilecek unvanlar, çıkılacak basamaklar, dünyevi bir heva ve heves. O döngünün içinde fark etmedik, edemezdik. Yokluğunu bile hissetmez olduk vaktiyle içimizde demlenen o çocuksu ve hercai hayal aleminin. Astronot olmak isteyen yanımızı çarçabuk gerilere atıverdik. Hoş bir seda olarak bile kalamadı hafızamızın mabedinde.

Çocukluğunda ve gençliğinde, uzun seneler boyunca yazar ya da şair olmak isteyen ama bu sevdaya devam etmeyen çok sayıda insan tanıyorum. Ben nasıl oldu da kendi serüvenime devam edebildim ve yazıyı bırakmadım, ya da yazı nasıl oldu da beni bırakmadı, doğrusu bazen ben de bilmiyorum. Nedir gencecik insanları yazıya, hikâyelere, hayallere, yaratıcılığa, velhasıl edebiyatın ve sanatın evrenine çeken mıknatıs? Ve sahi nedir zaman geçtikçe onları bu tutkudan uzaklaştıran, gündelik bir rutine bağlayan, normalleştiren, aynılaştıran çark? Ben en çok gerçekleştirilemeyen çocukluk hayallerine üzülüyorum. Dalında henüz körpeyken kuruyan hayaller acıtıyor canımı. Buruk bir tebessümle bakıyorum. Keşke bir yolu olsa da gençlikteki cesaretimizi, girişkenliğimizi, hayalperestliğimizi kaybetmesek. Keşke sırf büyüdük diye böyle renklerimizi ve ışıltımızı yitirmesek.

Bir televizyon kanalının 23 Nisan özel programında yazarlar ile yazar olmak isteyen çocuklar bir araya gelme fırsatı buldu bu hafta. Bize ayrılan bölümde sevgili Tuna Kiremitçi ile beraberdik. İkimizin ortasında Kahramanmaraş’tan gelen 13 yaşındaki küçük Mihrünnisa oturuyordu. Elinde sıkı sıkıya tuttuğu kendi kitabı. Kısa hikâyeler toplamından oluşan cıvıl cıvıl bir eser. İsmi Üç Çift Yürek.

Onunla stüdyoda konuşurken kafamıza takılan bir hususu sormadan edemedik. Gençlerin ağırlıklı olarak internete ya da popüler kültür araçlarına yöneldikleri bu çağda, kitap okumanın yeterince teşvik edilmediği bir toplumda, Kahramanmaraş’ta yaşayan bir kız çocuğunun yazar olma sevdası nasıl gelişti, nasıl ilerledi acaba? Cevabını kısmen veriyor Mihrünnisa. “Evimizde çok kitap var” diyor. “Nerdeyse kütüphane kadar. Ve ben hep okurum. Severim kitapları.” Basit gibi görünse de işin püf noktası burada. Belli ki kitaba kıymet verilen bir ortamda büyümüş.

Kendisini en çok teşvik edenleri sorduğumuzda ise tereddüt etmeden “babam ve annem” diyor. Belli ki duyarlı bir ailesi var. Birçok anne baba, çocuğunu şiir ya da hikâye yazarken görse hemen azarlar. Ders çalışmasını tembihler, “boş meşgalelerle vakit kaybetmek yerine.” Hele hayalperest tabiatlı çocuklar adeta “sorunlu” kabul edilir, hizaya getirilir. Mihrünnisa gibi yaratıcı ve zeki çocukları görünce insan gülümsemeden, umutlanmadan edemiyor.

23 Nisan geldi geçti ya. Çocuklarımızın içindeki ilham perisinin kanatlarını sinek kanadı gibi koparıp, sonra da bir kibrit kutusuna hapsetmekten vazgeçeriz umarım.
26 Nisan 2009

Elif Şafak

selim-ileri

Geçenlerde, akşamüzeri, kitaplığımı düzeltmeye kesinkes karar vermişken… Üstelik, koridor boyunca yeni bir kitaplık… Ama birçok rafı boş. Bir türlü istediğim düzeni kuramamışken; eski kitaplıkta, işte arka sırada, birdenbire yine:
Yanardağın Altında, Malcolm Lowry, Sinan Fişek çevirisi, Can Yayınları, 1989.

Yirmi yıl geçmiş. Altı çizili satırlar. Mürekkep soluyor. Yirmi yıl önce soluk soluğa okunmuş bir roman. Sonra filmini de seyrettim. Roman bence çok daha etkileyici.

Arka kapağındaki ilk cümle: “1957 yılında daha kırk sekiz yaşındayken intihar ederek ölen ünlü romancı Malcolm Lowry, kısa süren yaşamının tümünü intihara koşan bir yarış atı gibi yaşadı.”

Unutmamışım. İrkilerek okuduğumu hatırlıyorum.

İntihar etmiş başka yazarlar: Woolf ve Pavese. Öyküleri, karanlık serüvenleriyle. Ötekiler. Bizden yazarlar: Beşir Fuad. Orhan Okay hocamızın değerli monografisini yenilerde bir kez daha okudum. Yakın dönemde gencecik şairler… Yazmak, kimileyin bir intihar eylemi olup çıkar.

Bunlardan kurtulmak için bir kez daha ‘roman’a, Yanardağın Altında’ya sığınıyorum. Gerçi o da intihar kadar acı.

“Hayır, benim gizlerim mezarın gizleri ve öyle kalmaları gerek. Kendimi de böyle görüyorum bazan: olağanüstü bir ülkeyi keşfetmiş büyük bir gezgin, ama hiçbir zaman o ülkeden dönüp öğrendiklerini iletemeyecek bu dünyaya: ve bu ülkenin adı Cehennem.”

Bir sayfa sonra:

“Açık mavi, aysız bir yaz akşamı…”

Açık mavi yaz akşamları. Uzun sürer böyle akşamlar. Uzakta, tatilde, bir günün sonunda yapayalnız kaldığınızı anlarsınız. Çevredeki gürültü patırtı, eğlenti, neşe yapmacık gelir, bayağı gelir, çiğ gelir. Mavi akşam sürer.

Mavi kış akşamları da vardır. Buz mavisi. Ayaz mavisi.

Pavese yaz akşamlarının romancısıdır. Woolf -nedense- sonbaharda okunur. Katherine Mansfield ille kışın. Günler geçer. Kim bilir hangi dürtüyle, bir Reşat Nuri romanı. Kitaplardan başka bir şey kalmayacak.

Bak bu cümle Dalgalar’dan:

“Gözlerime Susan’ın yaşları doluyor.”

Bir başkasının gözyaşı mıydı akan?

Mavi kış akşamları erken söner. Ev küçüktür. Radyo çalar. Babanın eve dönüşü beklenir. Anne mutfaktadır.

Muazzez Kurtoğlu, “Bunlar yaşanmasaydı, siz de yazar olamayacaktınız” demişti.

Şimdi o: Ankara’dan İstanbul’a gelip Dormen Tiyatrosu’nda Derin Mavi Deniz’de oynamıştı. Dormen Tiyatrosu o zaman Beyoğlu’ndaki Ses Tiyatrosu’nda oyunlar sahneliyordu. Muazzez Kurtoğlu’nu ilk kez seyrediyordum. Karşısındaki aktörü fazla önemsemiyor, seyirciye oynuyordu. Beyaz, uzun ve geniş etekli bir tuvalet; duruşuyla, sesiyle, ellerini kullanış biçimiyle gerçek bir ‘grande dame’. Sonraki kuşak bu oyunculuk anlayışını çağ dışı bulsa bile, ben hayranlıkla seyrediyordum.

Sonra, senaryosunu yazdığım Bir Demet Menekşe sırasında tanıştık. Hayata kırgındı…

Şu cümleyi de çizmişim Yanardağın Altında’dan: “Kahkahaları havayı dağıttı biraz.” Nerede kullanacakmışım? Bir romanda mı? Ben de mi aynısını yazacakmışım? İnsanlar kahkahalarla gülecekler, her şey iyileşir gibi olacakmış.

Öyle yarım kalan romanlar, öyküler. Önceleri yırtardım. Şimdi plastik dosyalarda. Alev alıp sönen kibritler gibi. Zaman zaman yakar, tutuşturur, derken yazmaya koyulur koyulmaz, söner, yok olur, buz kestirir.

Kuş uçar gider. Kameriyede kar. Mavi kanatlı bir kuş uçup gitmişti. Çocukluğumda. Kaç kez yazdım ama, belleğimde ışıyıp duran daima daha etkileyici.

Heidegger’in peşinden gitmek gönlümü çelmiyor: “Dil insanın evidir.” Duyuş ve hatırlayış karşısında dil yetersiz kalabiliyor.

Yalnız Kadınlar Arasında’yı okuduğumda, Pavese’yi büsbütün muammalı bulmuştum: Böylesine güzel, ustalıklı bir roman yazan kişi… Demek, dil yeterli olduğunda da bazan işe yaramıyor. Hangi yoldu, Pavese’yi alıp intihara götüren.

Kendi köşesinde, örnek alınacak bir sessizlikte şiirini örmüş ve belki hatırlanmak istememiş Nahit Ulvi Akgün’e sığınmaya çalıştım:

“Çınlar sokaklar

Güneş göksel değnekte macun

Ben sırtında tahta atın

Dönüyorum bayram yerinde

Toplar atın.”

Mavi akşam sürüyor… s.ileri@zaman.com.tr
26 Nisan 2009

Selim İleri

abdullah-aymaz

Şam her zaman bir ticaret merkezi olduğu için, içinde çeşitli dinlerden, mezhep ve meşreplerden çeşitli gruplar olmasına rağmen halk, hep ekonomik hayata bakmış. Umumiyetle ayrı ayrı anlayışlar arasında diyaloglar var. Siyasî hâkimiyet de insanların başörtüleri ve ibadethaneleriyle uğraşmamıştır. Halkın şikâyeti olunca idareciler değiştirilmiştir.
Sahabelerden Dıhyetü’l-Kelbî ehl-i ticaretti; Şam’a gelip gitmişti. Onun için Peygamber Efendimiz (sas) Hirakliyus’a mektubunu Hz. Dıhye ile göndermişti. Hz. Cebrail’in, Efendimiz’in (sas) yanına gelişleri hep onun sûretinde olurdu. Güzel ve sempatik sîması, ticarî olarak Şam’ı, Bizanslıları çok iyi tanıyor olması, mektubu götürme mevzuunda tercih sebebi olmuş olabilir. Rum Sûresi’nde haber verildiği üzere ehl-i kitap olan Rumların, henüz o zaman ateşperest olan İranlılara galebesi üzerine İmparator Hirakliyus o bölgeye gelmişti. Bazı rivayetlere göre İmparator, Hz. Dıhye’ye “Sen bu mektubu bir de Rahip Dağatır’a göster.” demişti. Lübnan sınırında bulunan Dağatır, mektubu görünce Müslümanlığı kabul etmiş ve inandığını da ilan etmişti. Fakat öldürülmüştü. Hirakliyus, imanını gizlemek zorunda kalmış ve Hz. Dıhye’ye “Ben sana, demiştim!” diye mazeret beyan etmişti. Çünkü kendi çevresi de tepki ortaya koyunca, “Ben sizin imanınızı denemek için, öyle söylemiştim.” diyerek, kabul ettiği İslamiyet’i açıkça ilan edememişti. Ateşperestlerden Kudüs’ü kurtardıkları için ahdini yerine getirmek üzere Hirakliyus Humus’tan Kudüs’e yayan gidecekti…

O mübarek sahabî Hz. Dıhye’yi Şam’da Mezze mezarlığında türbesinde ziyaret ettik. Sandukasının üzerine örtülen kumaşın bir tarafında “Öyle yiğitler (adam gibi adamlar) vardır ki, ne ticaretler, ne alım-satımlar onları, Allah’ı zikretmekten, namazı hakkıyla îfâ etmekten, zekâtı vermekten alıkoymaz.” (Nur Sûresi, 24/37) âyeti var. Kumaşın öbür tarafında ise; “Müminlerden öyle yiğitler vardır ki, Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sadâkatlarını ispat ettiler. Onlardan kimi adağını ödedi, canını verdi, kimi de şehit olmayı gözlemektedir. Onlar verdikleri sözü asla değiştirmediler.” (Ahzâb Sûresi, 33/23) âyeti yazılı… Hz. Dıhye, bizim hayallerimizde, hep Çağrı filminde gösterilen ve Efendimiz’in (sas) mübarek mektuplarını dünyanın çeşitli ülkelerine götüren üç atlıdan birisi olarak ve Şam’da İmparator’a nâmeyi takdim ederkenki hâliyle kaldı: “Bismillahirrahmanirrahîm. Allah’ın Resûlü Muhammed’den Roma İmparator’u Hirakliyus’a. Allah’ın selâmı, hidayete tâbî olanların üstüne olsun. Seni İslamiyet’e davet ediyorum. Müslüman ol, selameti bul. Böylece Allah sana iki kat sevap ve ecir verir. Eğer yüz çevirirsen halkın olan bütün Hıristiyanların günahı boynuna olur. “Ey Ehl-i Kitap! Gelin aramızdaki ortak kelimede birleşelim. Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ı bırakıp birbirimizi ilahlaştırmayalım. Eğer bu sözden yüz çevirirlerse, şahit olunuz, biz Müslüman’ız, deyiniz.’ (Âl-i İmrân Sûresi, 3/64) derken…

Hirakliyus da mektuba saygı göstermiş ve hediyelerle beraber, Hz. Dıhye ile şöyle bir mektup göndermişti: “Bizans İmparatoru’ndan, Hz. İsa’nın müjdelediği Allah Resûlü Muhammed’e. Elçiyle yolladığın mektubu aldım. Halkımı, sana iman etmeye çağırdım. Fakat kabule yanaşmadılar. Yanında olup sana hizmet ederek, ayaklarını yıkamayı ve sana yakın olmayı ne kadar çok isterdim.”

Hz. Dıhye, Şam’ın fethinden sonra hicret edip Şam’a yerleşti. Hicri 672 yılında vefat etti.

Ne mutlu hicret şuuru ile, mukaddes göç yollarına düşenlere!.. Çünkü onların önlerinde iki cihan serveri Hz. Muhammed Aleyhisselam ve Hz. Dıhye gibi sahabeleri var.

Not: Bir önceki ‘Bahira’nın Gözünden Süzülen Bir Damla Yaş’ yazısında birinci paragrafın sonlarına doğru geçen 1400 yıllık Kur’an yanlış olarak yazılmıştır. Doğrusu 400 yıllık Kur’an olarak düzeltilmiştir.
26 Nisan 2009

Abdullah Aymaz

mehmet-talu
Hz. Peygamber (s.a.v.) Efendimiz içimizden biridir ve bütün âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir

Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: “Andolsun ki içlerinden, kendilerine ALLAH’ın âyetlerini okuyan, kötülüklerden ve inkârdan kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle ALLAH, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler.” (Âl-i İmran sûresi:164)

“Size içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı pek şefkatli, çok merhametlidir!” (Tevbe sûresi:128. Ayrıca bkz. Enbiyâ sûresi:107.)

Cenab-ı Hakk, bütün peygamberlere kendi isimleriyle hitab ettiği halde Hz.Peygamber (S.A.V.) efendimize: “Ey Resûl! Ey Nebî! Ey Peygamber!” gibi sıfatlarla hitâb etti. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın O’na ikramlarından biridir. Cenâb-ı Hakk’ın O’na olan ikramlarından biri de ümmeti için verdiği iki teminattır. Onlar da:

“Hani o kâfirler bir zaman da: Ey ALLAH’ım! Eğer bu Kitap senin katından gelmiş bir gerçekse üzerimize gökten taş yağdır, yahut bize elem verici bir azap getir! demişlerdi.

Halbuki sen onların içinde iken ALLAH, onlara azap edecek değildir. Ve onlar mağfiret dilerlerken de ALLAH onlara azap edici değildir.” (Enfal sûresi:32-33) Âyet-i kerimesi ile ifâdesini bulan hususlardır. Bu konuda Ebu Musa (R.A) den rivayete göre Hz. Peygamber (S.A.V.) efendimiz şöyle buyurdular: “ALLAH Teâlâ bu ayet-i kerime ile, ümmetim için bana iki emân indirdi.

1- Sen aralarında olduğun müddetçe ALLAH onlara umumî bir azab vermeyecektir.

2- Onlar istiğfarda bulundukları müddetçe, ALLAH onlara azab vermeyecektir.

Ben aralarından ayrıldım mı ALLAH’ın azabını önleyici, ikinci eman olan istiğfarı kıyamete kadar aralarında bırakıyorum.” (Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, No:3082)

Enfal suresi, 33. Ayet-i kerimede ve hadis-i şerifte şöyle buyurulmuş oluyor: Halbuki Ey Muhammed! Sen onların içinde iken ALLAH onlara azab edecek değildir. Sen onlar için rahmetin kendisiydin, senin bulunduğun yere azab indirmek imkân ve ihtimal dâhilinde değildi. Ayrıca onlar tevbe ve istiğfar ederken veya edeceklerken de ALLAH onlara azab vermezdi. Yani sen onların içlerinden çıksan bile onlar tevbekâr olup istiğfar ettikleri takdirde veya içlerinde istiğfar edip imana gelenler veya gelecekler varken de onlara öyle köklerini kazıyacak bir azab erişmezdi. Nitekim hiçbir kavim, peygamberleri içlerinden alınmadan toplu azaba uğratılmamıştır. İyiler içinden de kötüler zuhur edip, zulüm yapmaya ve zulümde aşırı gitmeye başladığı zaman, zulüm ve isyanın olumsuz etkisiyle meydana gelecek olan fitnenin zararı iyilere de dokunduğu gibi, kötüler içinde fevkalede iyiler zuhur etmeye başladığı zamanlarda az da olsa iyilerin yüzü suyu hürmetine o kötülerin hak ettikleri ceza ve azab affa veya tehire uğrar. Kötüler azabı celbettiği gibi iyiler de rahmeti celbeder. Bu felaket asrında biz müslümanlara düşen görev sürekli istiğfara devam etmektir. Felaketlerin ve belaların gelmemesi veya geç gelmesinin sebeblerinden biri yerin üstünde ve altında ALLAH Teâlâ’nın sevgili kullarının bulunmasıdır. Bu mübareklerin dualarının ve yüzü suyu hürmetlerine belalar gelmiyor veya geç geliyor.
24 Nisan 2009

Mehmet Talü

mustafa-ozcan
Kader konusunda yaşanılan tartışmaları bir şekilde medeniyet bağlamına da taşıyor ve orada da yaşıyoruz. Mutezile kader yani yeniden başlama veya istinaf olmadığını insanın hayata sıfırdan başladığına (el emru unfun) inanır. İnsanın kaderle ilgili bir kare kökü yoktur. Ehl-i Sünnet ise dünya hayatını sıfırdan değil yeniden başlamak olarak görür. Cennetin yaratılmış mı yaratılmamış mı tartışması da bir şekilde bununla bağlantılıdır. Lakin medeniyet bağlamında genelde karşılıklı istifade ve katkılardan söz edilir. Bu manada Bediüzzaman’ın İmam Rabbani’den aldığı bir kavram vardır. Telahuku efkar yani fikirlerin birbiriyle eklemlenerek gelişmesi ve son aşamasına varması. Medeniyetler de birbiri üzerine ilave ederek büyür ve gelişir. İki tarz medeniyet görüyoruz. Şevki Ebu Halil’in tasnifiyle hadaret ile medeniyeti birbirinden ayıran anlayış. Birisini maddi diğerini de manevi medeniyet olarak görüyor. Suudlu düşünürlerden İbrahim Büleyhi de Batı medeniyetini öncesi olmayan eşsiz bir medeniyet olarak görüyor. Batı medeniyetini kendi kendinin ürünü olarak görüyor. Daha doğrusu M.Ö., 5 veya 6′ncı yüzyıllarda inkişaf eden ve gelişen Yunan felsefesi ve medeniyetinin bir devamı olduğunu ve felsefi anlayışı üzerine müesses olduğunu savunur. Gerçekten de Yunan medeniyetinin Musevilik ile ilişkisi ile Batı medeniyetinin İslam ile ilişkisi benzerdir. Bu medeniyetler birbirinden bağımsız bir şekilde paralel olarak gelişmişlerdir. Bu noktada Batı medeniyetine pozitif anlamlar yükleyen ve ‘Batı medeniyetine hayranlığım için bin nedenim var’ diyen İbrahim Büleyhi ile bu noktada Muhammed Kutup tam da birbirlerine zıt kutupları temsil ediyorlar.

İbrahim Büleyhi, Batı medeniyetini M:Ö., 5 ve 6′ncı yüzyıllarda durdurulmuş olan Yunan medeniyetinin bir uzantısı ve yeniden aktif hale gelmesi olarak değerlendirmektedir. Ya da medeniyet bazında kayıp Atlantiğin yeniden keşfi. Büleyhi’ye göre yeni Yunan medeniyeti veya Batı medeniyetinin kesinlikle önceki hiçbir medeniyete borcu yoktur. Yani kendinden zuhur halindedir. Lakin dayanaklarını eski Yunan’da bulmaktadır. Batı medeniyeti üzerinde İslam’ın hiç katkısını görmüyor. Burada felsefi ilişki ile medeniyet ilişkisi bağlamında bir paralellik kuruyor. Bilindiği gibi kimi batılı bilim adamları İslam felsefesi diye bir şeyin olmadığını bunun tamamen Yunan felsefesinin tercemesinden ve yorumlanması ve aktarımından ibaret olduğunu savunuyorlar. Dolayısıyla Müslümanların felsefeye ve ilim tarihine orijinal bir katkıları olmadığını söylüyorlar. Aynı şeyi medeniyetler arası ilişki bağlamında İbrahim Büleyhi ileri sürüyor. Gerçekten de öyle mi? Kesin olan şu ki, Batı zaman üzerinden uçarak, atlayarak eski Yunan’a ulaşmadı. Müslümanlar da aracılık etmekten öte işlevler üstlenmişlerdir. Batı’nın Kiliseyi aşmasında ve laiklik prensibine ulaşmasında İbni Rüşd gibi Müslüman filozofların önemli katkısı olmuştur. İbni Rüşdcülük İbni Rüşd’ü aşarak Batı’yı ‘aydınlatmıştır.’ Nixon gibi devlet adamları da bunu itiraf eder. Lakin laiklik kavramını geliştirmişlerdir ve sonuçta ortaya aşırı dünyevileşmiş bir Batı medeniyeti çıkmıştır. İbrahim Büleyhi bu medeniyeti çok idealize etmektedir. Elbette dış pencereden baksa ve Taha Hüseyin gibi içine girmese bile Muhammet Kutup’a uzak olduğu nispette Taha Hüseyin’e yakındır. Elbette Batı medeniyetinin meziyetleri vardır ama kendi kendisini yok edecek olan nüvelerini de içinde barındırmaktadır. Bu nüveler sekülarizmdir. Dine yabancı olduğu oranda ve nispette toplum kendisine yabancılaşmakta ve yani fıtratına ve tabiatına ters düşmektedir. Bu yabancılaşma da onun sonunun başlangıcını teşkil etmektedir.

İslam, Batı’ya birçok noktadan katkıda bulunmuştur. Lakin Batı medeniyeti, Büleyhi’nin de ifade ettiği gibi felsefi bir ruha haizdir. Bu anlamda İslam medeniyetinden farklıdır. İslam medeniyeti vahye dayalıdır. Elbette Batı medeniyetini anlamaya ve kavramaya ve istifade etmeye çalışmalıyız. Bu anlamaya çalışmak takdir etmeye engel değildir. Zira Halis Çelebi gibilerin yaptığı gibi Kur’an bize ‘la tebhesunnase eşyaehum’ buyurmaktadır. Yani insanların haklarını ve faziletlerini ketm ve inkar etmek bizatihi insanın gelişmesine manidir. Lakin buradaki sorunlu nokta içselleştirme ve benimsemedir. Yararlanma başka paradigmasını yani fikri bütünlüğünü kabul etme daha başkadır. Batı medeniyeti dinsiz değil ama dine lakayt yani ladini yani dini mensubiyeti olmayan bir medeniyettir. Şimdi ortada Arnold Toynbee’nin ifadesiyle durdurulmuş bir Osmanlı ve İslam medeniyeti var. Bir de sonuna yaklaşmış ve köhnemiş; durdurulan Yunan medeniyetinin son temsilcisi, kopyası ve devamı Batı medeniyeti var! Acaba günümüz, bu durdurulmuş ve yeniden başlamış medeniyetlerin rövanşına mı sahne oluyor?

26 Nisan 2009

Mustafa ÖZCAN

m-ali-demirbas
Hikmet ehli zatlar buyuruyor ki:
Kâbe-i muazzama ilk görüldüğü zaman, mümin ne dua ederse Allahü teâlâ kabul eder. Müminin kalbi, Kâbe’den çok kıymetlidir. Nasıl Kâbe’yi ilk görünce yapılan duayı, Allahü teâlâ reddetmeyip kabul ediyorsa, bir mümin, bir müminle karşılaştığı zaman ne dua ederse, Allah kabul eder.
Bir mümin bir müminle karşılaştığı zaman yapacağı dua, ilk önce, (Esselamü aleyküm) olmalıdır.
Esselamü aleyküm demek, Allahü teâlâ, sana hem dünyada, hem ahirette selamet versin, seni Cennetine koysun demektir. O da, (Ve aleyküm selam) veya (Ve aleyküm-üs-selam) derse, Allahü teâlâ sana da, hem dünyada, hem ahirette selamet versin diyerek, duasına karşılık vermiş olur. Devam edip, (Ve rahmetullahi) derse, Rabbim sana rahmet etsin demiş olur. (Ve berekâtühü) de derse, Allahü teâlâ, kazancına, ömrüne ve sağlığına bereket versin demiş olur. İşte müminin, mümini gördüğü zaman yapması gereken en iyi dua selamlaşmaktır.
Büyükler unutmaz
Büyükler, kendilerini sevenleri ve hizmetlerinde bulunanları, ahirette de unutmazlar. Büyük bir zat buyurur ki:
- Allahü teâlâ, bu hizmetlerden dolayı, inşallah bizlere çok büyük nimetler verecek, Cenneti nasip edecek. Eğer Allahü teâlâ bize bu imkânı nasip ederse, ihsan ederse, ben Cennetin kapısında, (Ya Rabbi, bu hizmetleri ben tek başıma yapmadım. Dünyadayken kardeşlerim vardı, arkadaşlarım vardı, talebelerim vardı, onlarla beraber yaptım. Onları da isterim, onlarla beraber Cennete gitmek isterim) diye dua edeceğim.
Bir talebesi sorar:
- Efendim, orası mahşer, Allah korusun, insan ayrı düşse bulunamaz. Ya orada, garibin birisi bir yerde takılır da kaybolursa, gelemezse ne olacak?
O zat bu suale şöyle cevap verir:
- İnsanların işi karışık olur; ama Allahü teâlânın işi karışık olmaz. Mahşerde herkes sevdiğiyle beraber olacaktır. Orada ne kaybolma var, ne karışıklık var. Hepsi bir arada olacak, hiç merak etmeyin! Allahü teâlânın işlerinde intizam olur. Kimse kaybolmaz. Yeter ki, dünyada o büyükleri sevip, onlarla beraber olsun.
                                                                                                     26 Nisan 2009

M. Ali Demirbaş

saban-dogen
Kimi insanın dünyasında makam-mevki, para-pul, şan-şöhret en değerli şeylerdir. Böyle olanlara itibar eder, böyle ise itibar beklerler.
Oysa bütün bunlar dünyanın geçici, aldatıcı metalarındandır. Ebedî âlemde makam ve mevki elde etmek, derece kazanmak kadar daha değerli birşey ise olamaz. Bunun için de Allah’a iyi bir kul olmak ve O’nun yolunda didinmek gerekir. Allah rızasını yakalama yolunda gayret gösteren insan kadar değerli, şerefli, üstün bir insan düşünülemez. Bunlar elmas misâl insanlardır.
İşte Safranbolu’da insanların dünya ve ahiret saadetlerinin temel taşı olan imanı kurtarmak, kuvvetlendirmek için gayret gösteren talebelerine bu gözle bakıyordu Bediüzzaman Hazretleri. O bir sarraf, talebeleri de birer cevherdi.
Ülkenin birçok yerinde faaliyet içinde olan talebeleri gibi Safranbolu’daki elmas ruhlu insanlar Bediüzzaman’ın en çok ilgi ve takdirini kazanan kimselerdi. Meselâ bir Hıfzı’dan söz eder. Ona, “Safranbolu’daki halis kardeşlerimizden,”1 “Safranbolu da Nur’un ehemmiyetli şakirtlerinden,”2 “Safranbolu kahramanı berber Hıfzı,”3 “fedakâr Hıfzı”4 der. Üstadın bu kadar övgüsüne mazhar olan Hıfzı’nın ne özellikleri vardı?
Hıfzı Nurlarla tepeden tırnağa dolduktan sonra yerinde duramaz olmuş, bu hakikatleri bütün dünyaya ilân etmek istemişti. Ama önce işe kendinden, aile çevresinden başlaması gerektiğine inanıyordu. Bu temeldi. Temel olmadan bina kurulamazdı. Onun için öncelikle evini bir medrese hâline getirdi. Böyle de yapmalıydı. Çünkü Risâle-i Nur evlenenlere diyordu ki: “Haneniz bir küçük medrese-i Nuriye, bir mekteb-i irfan olsun ki, bu sünnet tam yerine gelsin. Sünnet-i Seniyyenin meyvesi olan çocuklar ahirette size şefaatçi olsunlar.”5
Üstad yazdığı bir mektupta, Hıfzı’nın bu faaliyetini takdirle karşılıyor, evini küçük bir “medrese-i Nuriye” hâline getirdiği, oradaki küçük ve çok çalışkan masumları yedi yaşında Yılmaz ve on üç yaşında Hüsnü’nün ve onlar gibi Nura çalışan muhterem validelerinin mübarek kalemleriyle yazdıkları tebriklerini, umum Safranbolu ve Eflani medrese-i Nuriyesi namına Ramazan’ın bir firdevsî teberrükü hesabına kabul ettiğini belirtiyordu.6 Ona, Hüsnü, Yılmaz iki masum Nurcu mahdumlarının bayram tebriklerine mukabil hem selâm, hem muvaffakiyetlerine duâ ediyordu.7
Hıfzı gibi daha nice kahramanlar vardı Safranbolu’da. Onların faaliyetlerinden de bir sonraki makalemizde bahsedelim İnşaallah.

26 Nisan 2009

Şaban DÖĞEN

mehmet-talu
Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ashabı için güven kaynağı ve emniyet vesilesidir. Çünkü onları fitne, ihtilaf ve bid’atlerden korumuştur. O’nun sünneti de yaşadıkça ümmeti için emniyet vesilesi ve güven kaynağı olmaya devam edecektir. Ebu Berde (R.A.) den rivayete göre Resûlullah (S.A.V.) Efendimiz: “…Yıldızlar gökyüzünün emniyet kaynağıdır. Onlar yok olup gittikleri zaman, gökyüzüne korkutulan şeyler gelir, çatar. Ben de ashabım için bir emniyet ve güven kaynağıyım. Ben gittiğim zaman, ashabıma korkutulan tehlikeli şeyler gelip çatar. Ashabım da ümmetim için bir emniyet kaynağıdır. Onlar gittiği zaman ise, ümmetime bildirilen ahir zaman fitne, fesad ve bidat gibi tehlikeli şeyler gelip çatar.” (Müslim, Fazailü’s,sahabe:51, No:2531, 4/1961) “Resûlüm! Biz seni ancak alemlere rahmet olarak gönderdik.” (Enbiya sûresi:107)

ALLAH Teâlâ, peygamberini rahmet süsüyle süslemiştir. O’nun varlığı, şemail ve fezâili, sıfatları bütün yaratıklar için rahmet vesilesidir. O hem müminler için, hem kâfirler için rahmettir.

a- Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz bütün Müminler için rahmettir. Çünkü O’na inanıp O’nun yolundan gidenler dünyevi ve uhrevi bahtiyarlığa ereceklerdir. O, dünyaya ümmetim diyerek teşrif etmiş, Mirac’da Rabb’inden ümmetinin af ve mağfiretini dilemiş, hayatı boyunca bize bizden yakın olmuş, ebedî âleme irtihal ederken de, “Ümmetim, ümmetim” diyerek irtihal etmiş, kıyamet gününde de mü’minlere şefaatçi olacağını müjdelemiş bir Peygamberdir. Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz: “Ben mü’minlere kendilerinden daha yakınım.” (Buhari; Kefale: 5, Müslim, Feraiz: 4.) buyurmuştur.

Yüce Rabbimiz; Kur’an-ı Kerim’de: “ALLAH Resûlü mü’minlere kendi canlarından daha yakındır.” (Ahzab sûresi: 6) buyurmuştur.

Âyet-i kerime ve hadis-i şeriflerden anlaşılacağı üzere ALLAH Resûlü, bize kendi nefsimizden daha yakındır. Nasıl olmasın ki, biz çoğu kez nefislerimizden kötülük görürüz. Halbuki, O’ndan hep iyilik, kerem, merhamet, şefkat ve mürüvvet gördük. O, ilâhî rahmetin mümessilidir. Bu sebeple, elbette bize bizden daha yakındır. Bize şefkatli ve merhametlidir. Bakın Ebû Hureyre (R.A.)den rivayete göre Sevgili Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz ne buyuruyor: “Kim, borçlu olduğu halde vefat ederse, o borcun ödenmesi bana aittir. Bir mal bırakırsa o varislerinindir.” (Müslim, Feraiz:14, 3/1237)

Dünya ve âhirette ALLAH Resûlü, mü’minlere kendilerinden daha yakın olma keyfiyetiyle bir rahmettir. O’nun bu rahmet yönü ebedlere kadar da devam edecektir.

b- Hz. Peygamber (S.A.V.) Efendimiz, devrindeki münafıklar için de rahmet olmuştur. Münafıklar, bu engin rahmet sayesinde dünyada azap görmediler. Camiye geldiler, Müslümanların içinde dolaştılar ve Müslümanların istifâde ettiği bütün haklardan istifâde ettiler. ALLAH Resûlü onlar hakkında perdeyi yırtmadı. Onların çoğunun iç yüzünü biliyordu. Hatta bunları Huzeyfe (R.A.)ya söylemişti de, (Buharî, Fezâilü’l-Ashâb:20; İbn Esir, Üsdü’l-Ğâbe, 1/468) Rivayete nazaran, bundan dolayı da Hz.Ömer (R.A.), Huzeyfe (R.A.)yi takip eder, O’nun kılmadığı cenaze namazını O da kılmazdı. (İbn Esir, Üsdü’l-Ğâbe, 1/468)

Bununla beraber İslâm onları fâş etmedi. Onlar hep mü’minler arasında bulundular ve mutlak küfürleri en azından şüpheye, tereddüde dönüştü. Böylece, dünya zevkleri de bütün bütün acılaşmadı. Zira yok olup gideceğine inanan bir insanın dünyadan lezzet alması mümkün değildir. Ama, “belki âhiret vardır”, diyecek kadar, küfürleri şüpheye bürününce, ihtimâl, hayat o zaman bütün bütün acılaşmaz. İşte bu yönüyle, ALLAH Resûlü, münafıklara da bir ölçüde rahmet olmuştur.
26 Nisan 2009

Mehmet Talü

mahmut-toptas

 

Bu günlerde dairenin, dükkanın, işyerinin sıkıntısını evinize getirmemeye dikkat ediniz.

Eviniz, limanınız gibi olsun. Akşama kadar hayat mücadelesini veriniz, bu yolda yorulunuz ama dinlenmek için eve geldiğinizde işinizi ve sıkıntısını evin dışında tutunuz.

İş yerinin sıkıntılarını eve getirmeniz sizin sıkıntınızı gidermez. Eşinizle beraber sabaha kadar yetmiş bin defa “Borcumuz var ne yapacağız?”diye sızlansanız, borcunuz ödenmez ve sızlanmanın sizde bıraktığı sızılar, sizi rahatsız etmeye devam eder.

Sevgili peygamberimiz: “Kuşlar gibi olunuz. Akşam yuvalarına tok olarak dönerler, sabah olunca rızk aramak için tekrar sabah erkenden yuvadan çıkarlar” buyurmuş. (Tirmizi, Zühd 32, İbni Mace,Zühd 14)

Kuşlar, yuvalarında yarın endişesini duyarak gecelerini uykusuz geçirmezler ama sabahleyin çalışmak için kanat çırparlar.

Bol zamanlarda yakınlara, yetimlere, fakirlere yardım ettiğimiz gibi dar zamanlarda da yardıma devam edersek Rabbimiz bize bir çıkış yolu lütfedebilir.

Fırsat düşkünü insanlardan olmamaya dikkat edelim.

Elinde parası olduğu halde krizi bahane ederek çekini, senedini, açık borçlarını ödemeyen ve parasıyla ucuza mal kapatan, ölmüş eşekten nal mıh söken insanlardan olmayın.

İnsanların darlığından yararlanarak faize para vermek, az paralarla malına el koymak, namusuyla oynamak gibi şeyleri yapmayalım. Yapanlara izin vermeyelim.

Hep yöneticilere akıl vererek tatmin olma yerine, kendimiz bize düşen görevi yaparak tatmin olmaya çalışalım.

Rum suresinin 54′üncü ayetinde yaratılışımız hatırlatılır. Eli ayağı tutmayan zayıf bir çocuk olarak doğduğumuz, sonra güçlü ve kuvvetli hale getirildiğimiz, daha sonra tekrar gücümüzü kaybedeceğimize dikkatimiz çekilir.

Çocukken anne ve babamız ve diğer yakınlarımız tarafından korunuyoruz. İhtiyarlayınca da çocuklarımız ve yakınlarımız tarafından korunuyoruz. Güç, kuvvet sahibi olduğumuz zamanlarda da biz yakınlarımıza, fakirlere , yolda kalmışlara fakir elimizi uzatacağız.

“Ölme eşeğim ölme; yaz gelsin de sana yonca biçeyim” diyenlerden olmayalım.

Dünyanın öbür ucundaki zenginin parası gelinceye kadar yanınızdaki insanda derman kalmayabilir.

Sun’i teneffüs yoluyla ciğerlerine hava verilen insana “Bak her tarafta hava var, sende de ciğer var al nefesi ve kurtul” demiyoruz ve bizim ciğerimizin gücüyle bir üfürüklük hava, hayat verebiliyor.

Derdimiz ne kadar büyük olursa olsun müezzin efendi şehrimizde ve köyümüzde günde beş defa yüksek sesle bağırıyor: “EN BÜYÜK ALLAH’TIR”

İslâmi konularda sapkınlığın içine düşmüş bir insana bir ayetin ışığını tutuvermek, karanlık gecede hendeğe düşmek üzere olana ışık tutmak gibidir.

Ekonomik konularda sıkıntıya düşmüş bir insana gücünüz oranında yardım elinizi uzatıvermek de ciğerlerine bir nefes vermek gibidir.

Rum suresinin son ayetinde “Sabret, şüphesiz Allah’ın va’di gerçekleşecektir. Yakini bilgisi olmayanlar seni hafifliğe sevk etmesin” buyuruyor.

Karın tokluğu karşılığında, düşman önünde kendimizi hafife aldırmayalım. Gel deyince gelen, defol deyince giden, gücenmediğini bildirmek için pişkin suratla sırıtan insanlardan olursak düşman dahi değer vermez. Onun için Rabbimiz bizi uyarıyor: “Sabret, kendini hafife aldırma” diyor.

26 NİSAN 2009

Mahmut Toptaş

SORULAR

26/04/09

mehmet-sevket-eygi
ÜLKEMİZDEKİ resmî ideolojinin tabuları ve totemleri var. Bunların birincisi lâikliktir. Bu konuda bazı sorularım var, arz ederim…

1. Bizdeki lâiklik midir, lâikçilik midir?

2. Dünya üzerinde kaç çeşit lâiklik vardır?

3. Bizde uygulanan lâiklik midir,, yoksa “Devlet dini sistemi” midir?

4. Bazıları lâiklik demokrasinin ve insan haklarının vaz geçilmez, olmazsa olmaz temel şartıdır diyorlar. Peki, lâiklik olmayan İngiltere’de demokrasi ve insan hakları nasıl oluyor?

5. Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi gibi metinlerin hiçbirinde lâiklik ne bir değer, ne bir temel ilke olarak yer alıyor, buna ne dersiniz?

6. İnsan hakları beyanname, sözleşme ve metinlerinde din, inanç, ibadet ve dinine uygun bir hayat sürebilme hakları ve hürriyetleri yer alıyor. Bunları ihlâl eden, kısıtlayan bir lâikliğin demokrasiye ve insan haklarına uygunluğundan söz edilebilir mi?

7. Bazıları lâiklik olmazsa Cumhuriyet de olmaz diyor. Öyleyse İran İslâm Cumhuriyeti nasıl oluyor?

8.Ülkemizde Komünist Parti kuruldu da niçin bir İslâm Partisi kurulmasına izin verilmiyor?

9. Din eğitiminin devlet tarafından yapılması lâikliğe uygun mudur?

10. Lâik bir rejimin resmî bir Diyanet İşleri Başkanlığı olması, beş yüzden fazla İmam-Hatip okulu olması, 20 kadar İlâhiyat fakültesi olması, 100 binden fazla resmî imamı, müezzini, müftüsü, vaizi, din dersi öğretmeni olması, bunların maaşlarının devlet bütçesinden ödenmesi lâikliğe uygun mudur?

11. Lâik rejim Hıristiyanların ve Yahudilerin din işlerine, kilise veya sinagoglarına, papazlarına, patrik veya hahambaşılarına karışmıyor, onları din konusunda serbest bırakıyor da, Müslümanların din işlerine niçin karışıyor?

12. Türkiye’deki lâiklik veya lâikçilik uygulaması gerçek demokrasi, insan hakları ile bağdaşır mı?

13. Her şeyin açık ve seçik tarifi yapılıyor da lâikliğin niçin yapılmıyor? Birileri böyle bir tarif yapılmasına niçin karşı çıkıyor?

Yukarıdaki soruları bilgilenmek, aydınlanmak için sordum. Soranın bir yüzü kara, cevap vermeyenin iki yüzü kara olsun.

Ne olur, bu yüzden bana hışım etmeyin…

ERMENİLERİN İSTEKLERİ

GEREK Ermenistan, gerekse Ermeni diasporası Türkiye’den toprak istiyor, Ermenilerin Türkiye’ye göç etmesini istiyor, tazminat istiyor. Ermenistan’daki ve dünyadaki bütün Ermeniler bunları istiyor mu? Hepsi istemese bile büyük kısmı istiyor. Bu istekler onların hakkı mıdır? Bu isteklerde haklılık payı var mıdır? Türkiye’nin bu konuyu tartışması doğru olmaz. İlle de her şey tartışılacaksa, 19′uncu asırda Erivan’ın da bir Türk ve Müslüman şehri olduğu tartışılmalı ve oraya da Müslüman nüfusun göç etmesi konusu gündeme getirilmelidir.

Ermenistan konusunda Ankara’ya büyük baskılar yapılıyor.

Türkiye’nin millî menfaatlerini ve bütünlüğünü korumak istiyorsak; Ermenistan’ın, yukarıda saydığım üç şarttan vaz geçtiğini açık seçik açıklamasını, bu açıklamanın uluslararası garantiye bağlanmasını sağlamalıyız.

Türkiye ile Ermenistan hududunun açılması konusunda dar kapsamlı bir anlaşma imzalanacakmış. Böyle bir şey bizim için son derece riskli olur.

Şu gerçeği hiç unutmamalıyız: Ülkemizde büyük sayıda, dıştan Türk ve Müslüman görünen, asıl kimlikleri ise Ermenilik olan vatandaşlarımız vardır.Ermeni Patriğinin Paris’te yayınlanan La Croix (Haç) isimli gazetede yayınlanan röportajında (29 Ağ. 2005) bu konuda bilgi verilmektedir. İki kimlikli bu vatandaşlarımız Ermenistan hesabına çalışıyorlarsa Türkiye’nin işi gayet zordur. (Herkesi suçlamıyorum…)

Bundan birkaç yıl önce, doğu illerimizdeki bir üniversitenin rektörü olan Kripto Ermeni bir zatın yaptıklarını, söylemlerini hepimiz biliyoruz.

İslâm kültürünün dominant kültür olduğu, halkının büyük çoğunluğunun Müslüman olduğu bu ülkede İslâm dinine ve Müslümanlara çok aşırı ve ölçüsüz bir şekilde saldıran, Müslümanları ideolojik rejim için büyük tehlike ve tehdit olarak gören, halk iradesini kabul etmeyen, demokrasi bir oyundan ibarettir diyen iki kimlikli zihniyete dikkat edilmelidir.

Ermenistan ile aramızdaki sınır kapıları elbette açılmalıdır. Elbette iki ülke ticaret yapmalıdır. Elbette turizm ve kültür faaliyetleri olmalıdır. Ancak bunun için birtakım zaruri şartlar vardır.

Birincisi: Ermenistan kayıtsız şartsız olarak Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kabul edecek ve kabul uluslararası garanti altına alınacak.

İkincisi: Ermenistan, Türkiye’den tazminat talep etmeyecek.

Üçüncüsü: Ermenistan Türkiye’ye Ermeni nüfus göçü isteğinden vaz geçecek.

Ermenistan bu istekleri kabul etmezse sınır kapıları kapalı dursun.

KANLI PAZAR EDEBİYATI

1969′da Taksim’de biri Marksist, diğeri Müslüman iki grup çatışmış, maalesef iki vatandaş ölmüştü. Marksistler ve yandaşları bu hadiseye “Kanlı Pazar” ismini vermişlerdir ve aradan 40 sene geçmiş olmasına rağmen bunun edebiyatını kendi kafalarına göre yapmaktadırlar.

6 Temmuz 1993 tarihinde Erzincan’ın dağlar arasına sıkışmış Başbağlar köyünde camiden çıkan 33 vatandaş kurşuna dizilerek feci ve vahşi şekilde şehid edilmişti. Kanlı Pazar destanları terennüm edenler bu faciadan fazla bahs etmezler…

1969′da Türkiye için en büyük tehdit Sovyet emperyalizmi idi. Marksistler ülkemizde Sovyet uydusu bir rejim kurulması için çalışıyorlardı.

Sovyetler Birliği battıktan bir müddet sonra bir kısım arşivleri açıldı ve Türkiye’deki bazı kişilere maddî destek verildiğine dair belgeler ortaya çıktı.

Müslüman çoğunluk ülkemizde Marksist-Leninist bir rejim kurulmasını istemiyordu. Çünkü böyle bir rejim İslâm ve Müslümanlar için bir felâket olurdu.

Kamboçya’da Marksist Pol Pot rejiminin ne yaptığını biliyoruz. Altı milyon nüfusun en az üçte birini katl ettiler. Tarih böyle bir vahşet görmemiştir.

Solcu yazarlara, akademisyenlere, entelektüellere göre “vatansever” Marksistlerin Taksim’e doğru yürümesi, gösteri yapması onların en tabiî hakkıdır. Lakin Müslümanların, kendi inanç ve emelleri doğrultusunda yürüyüş yapması gericiliktir, haksızlıktır, Amerikan uşaklığıdır, vatan hainliğidir.

Kanlı Pazar hadisesinden sonra bir Cumhuriyet yazarı Müslümanları, o sırada Boğazda demirlemiş olan 6′ncı Amerikan filosunu kıble ittihaz etmekle suçlamıştı.

Namaz kılmak isteyen bir grup Müslümanı Dolmabahçe Camii’ne sokmamışlar. Onlar da oradaki parkta çimenler üzerinde namaz kılmış. Denizde Amerikan gemileri var ya, kıbleleri onlar olmuş!.. Ergenekoncu zihniyet…

Hangi Fransız düşünürü söylemiş, şu anda hatırlamıyorum, “Pirene dağlarının bir tarafında kahraman, öbür tarafında haydut” diye bir vecize var.Müslümanlar ile Marksistlerin bazı konularda anlaşması, fikir birliğine varması mümkün değildir.

1969′da, Türkiye’de Sovyet uydusu kızıl bir rejim kurmak isteyen Marksistler mi vatanseverdi, yoksa onlara mâni olmaya çalışan Müslümanlar mı?

Müslüman halkı Amerikan yanlısı, Amerikan uşağı olmakla suçlayanlar demagogtur, müfteridir.

ABD, Türkiye’nin Sovyetler safına geçmesini istemiyormuş ve dolayısıyla Müslümanların solculara karşı olması işine geliyormuş… Olabilir. Fakat bundan, Müslümanların Amerikan yanlısı ve uşağı olduğu hükmü çıkartılamaz.

Kanlı Pazar edebiyatçısı birtakım solcuların Ergenekon dâvâsı konusundaki tutumlarını görüyoruz…

Onlar otuz küsur kişinin Madımak otelinde dumandan zehirlenip ölmesini büyük bir facia ve katliam olarak görürler; lâkin Başbağlar köyünde aynı sayıda masum vatandaşın camiden çıkarken otomatik silâhlarla taranarak şehid edilmesini dile getirmezler.

Bu ülkede bazıları aklara kara, karalara ak der.

26.04.2009

Mehmet Şevket Eygi

1-kalem
Ahmet Bey: “Şehrimizde bulunan camiimizde bazen çocuklar yüzünden cemaatimiz arasında kırgınlıklar yaşanıyor. Nedeni küçük yaştaki çocukların ben de dâhil herkesçe camiye getirilmeleri. Bir kısım kimseler çocukların camiye getirilmelerinden rahatsız oluyor. Çocuklarımızı camiye götürmeyip nereye götüreceğiz? Evimizden sonra götürebileceğimiz tek mekân camiimiz. Amcalar beş yaşından küçük çocukların camiye getirilmelerine karşı çıkıyorlar. Gerçekten, bunun bir yaş sınırı var mıdır? Varsa nedir? Gerekçeleri nelerdir?”

Evlâtlarımız geleceğimizdir, dünyamızdır, ahiretimizdir, her şeyimizdir. Onların terbiyesi yüz akımız, onların hatası hatamızdır. Onların iyiliği iyilimiz, kötülüğü kötülüğümüzdür.

Çocuklarımızı elbette duâ çemberimize almalıyız. Duâ ve ibadeti öğretmeliyiz. Duâ ve ibadet yaptığımız mekânlara götürmeliyiz. Onlarla bizim aramızda bir iletişim köprüsü kuruldu mu, bizi ne yaş sınırı tutar, ne kural tutar, ne şart tutar.

Kur’ân, peygamberlerin, soylarının ve zürriyetlerinin istikameti ile ilgili endişelerini Allah’a arz edip medet isteyen duâlarıyla doludur:

“Hani İbrahim şöyle duâ etmişti: ‘Ya Rabbi! Bu Mekke şehrini emin kıl. Beni ve evlâtlarımı putlara tapmaktan koru!…Ey Rabbimiz! Beni ve benim neslimden olanları namazda devamlı kıl.”

“Hani İmran’ın hanımı: ‘Ey Rabbim! Ben karnımdaki çocuğu dünya meşguliyetlerinden uzak bir kul olarak Senin ibadetine adadım. Bunu benden kabul buyur!… Ben ona Meryem adını verdim. Onun ve neslinin kovulmuş şeytanın şerrinden korunması için Sana sığındım.’”

Soyumuz nesl-i cediddendir. Gelen nesildendir. Gelen neslin önünde işe yaramayan endişelerimizle durmamalıyız. Çok kutlu bir bahar çağı onları bekliyor. Biz onları mabedlerimize ısındırmak ve dinî değerlerimizi sevdirmekle mükellefiz. Onları bizzat mabedlerimize götürerek, görerek ve yaşayarak eğitilmelerini sağlamanın değeri hiç şüphesiz küçümsenemez ve tartışılamaz.

Fakat onun, başkalarını rahatsız etmeyecek biçimde mabedimize giriş çıkışını sağlamak üzere önlemini almanın, böyle tartışmaların ve muhtemel kırgınlıkların hızını keseceği açıktır. Meselâ varsa câmide bir odanın böyle nesl-i cedide tahsis edilmesi mümkündür. Veya çocuğumuzun namaz esnasında yanımızdan uzaklaşmamasını sağlamak mümkün olabilir.

Bu ve buna benzer imkânları değerlendirmek; muhatabımızla da kırgınlığa meydan vermeyecek bir şefkat üslubuyla tartışmak, onun kırıcı ses tonuna gücenmeyip, ona iltifatla cevap vermek birer Kur’ân tavsiyesi olarak akıldan uzak tutulmamalıdır.

Nitekim Kur’ân, “Kötülüğe, iyiliğin en güzeliyle karşılık ver”3 buyuruyor. Öyleyse ne çocuklarımızı camilerimize götürmekten geri adım atmalı; ne de cami cemaatiyle sürtüşmelidir! İkisini bir arada yapmanın her halde bir çözümü olacaktır. Çocuğumuzu o güzel ellerinden tutarak tatlı bir üslup ile dizimizin dibinden ayrılmadan ibadet yapmasını veya öğrenmesini temin etmek sanırım zor olmasa gerektir.
23 Nisan 2009

Süleyman KÖSMENE

mahmut-toptas

Hiçbir bahçıvan diktiği çiçeğin kulağına “Sen, sümbül olacaksın, gül açacaksın, insanlara neşe saçacaksın” demez.

Bahçıvan, çiçeğe ortam hazırlar.

Toprağına, suyuna, gıdasına, zararlılara karşı korunmasına dikkat eder, gerisini çiçeğe havale eder.

Güdülen insanlar, kafesteki kuş gibidirler.

Öğretileni öterler.

Uçamazlar, kanat çırpamazlar, Yem bulamazlar, verileni yutarlar, söyleneni tutarlar.

Veya serada yetişen sebze gibidirler.

Görüntüleri güzel ama hoş kokusu/aroması yoktur.

Aroması/hoş kokusu olanlar da kendisine sıkılan sanal kokudur.

Kendisine güveni olmayan yöneticiler, kendilerine bakan, danışman, müşavir, müdür ararlarken serada yetişen veya kafeste beslenen insan türlerinden seçtikleri için başarılı olamazlar.

Çünkü serada yetişenlerin hoş kokusu yoktur. Soğuğa sıcağa dayanacak direnci yoktur.

Kendiliğinden yeni bir şey üretemezler.

İyi bir süvari olmayanlar, uyuz eşeğe binmeyi tercih ederler.

Hedefe varamazlar ama makamdan düşme tehlikesini de rüyalarında bile görmezler.

Uykular ve içleri rahat olur.

Sevgili peygamberimiz, birçok konuda kendisine itiraz edenleri bulundurmuştur hep yanında.

Cep telefonlarının, telgrafların olmadığı o zamanda Bizans’a, Pers imparatorluğuna elçi olarak gönderdiği insanların her biri kendi yeterliliğiyle krallara, şahlara karşı hakkıyla görevini yerine getirmişti.

Sevgili peygamberimiz öyle bir ortamı oluşturmuş ve başarılı olmuştu.

Bu ülkede ise her on yılda bir darbe olur ve daha önceki darbeyi görmeyen on yaşındaki çocukların gözleri televizyonlarda gösterilen öcü ve böcülerle korkutulur.

12 Eylül 1980 darbesinde işkence hanelerde sorgulanan bir Müslüman insan dışarı çıkınca kendisini ziyarete gittiğimde beni görünce daha kucaklaşmadan “Hoca, bundan sonra şu anda yedi yaşından yukarı olanlara hiçbir şey anlatma. Anlar gibi yaparlar ama anlamak işlerine gelmez.

İşkence görenlerin gözü korktu, dışarıdakilerin hem gözü hem gönlü korktu. Bu gün yedi yaşın altında olanlara konuş” demişti.

Peki ama o yedi yaşındaki çocukları on yedi yaşına gelince yedi yaşında olanlara dönsek on yıl sonra yine bir darbe oluyor.

İnsanlara yazık oluyor.

İçeri alınanlara yazık oluyor ama içeri alınmayı bekleyenlere daha fazla yazık oluyor.

“Adam olsunlar da korkmasınlar” denemez.

Osmanlı döneminde son İstanbul meclisine Milletvekili seçilen sonra Ankara’ya TBMM’ye gelen ve Büyük Taarruzdan önce Adalet Bakanlığı’na seçilen, daha önceleri hakimlik, savcılık yapan, Kayseri Belediye Başkanlığı da yapan Ahmet Rifat Çalıka (1887-1963)’nın anılarını yayınlamış büyük oğlu Hurşit Çalıka.

Anıları okurken görüyorum ki Adalet Bakanlığı da yapan bu zat, birkaç defa anılarım ellerine geçmesin diye yakmış.

Bu günlerde 800 klasörün yakıldığını yazıyor gazeteler ve gösteriyor televizyonlar.

Klasörlerin içinden çıkanlar eski başbakanlardan Tansu Çiller’e ait belgeler olduğunu yazıp gösteriyorlar.

Yazarlar-çizerler, siyasiler, sanatçılar her on senede bir anılarını yakarlarsa, bilgisayarlarını silerlerse, evlerdeki kitaplar yakılırsa sonumuz ne olur?

23 NİSAN 2009

Mahmut Toptaş

Darbeler

23/04/09

mehmet-sevket-eygi

Bendeniz 27 Mayıs 1960 darbesini gördüm. 12 Mart 1971′de yurt dışındaydım ama darbenin sillesini yedim, sahibi bulunduğum iki günlük gazete süresiz olarak kapatıldı. 12 Eylül 1980 darbesini de gördüm. 28 Şubat post-modern darbesini gördüm ve yaşadım.

Üç darbede hukuk ve insan hakları ayaklar altına alınmıştı.

27 Mayıs’ta, halkın seçtiği bir iktidar hukuk, adalet ve insaf dışı metodlarla alaşağı edilmiş; Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, milletvekilleri, büyük bürokratlar, Genelkurmay Başkanı ve daha nice kimse tutuklanmış, Yassıada’ya tıkılmıştı.

Bu darbelerin özellikleri nelerdi?

1. Hukuka ve adalete aykırı idiler.

2. Demokrasiye, millî iradeye aykırı idiler.

3. Adalete ve insafa aykırı idiler.

4. Çok haksızlık ve zulüm yapılmıştır.

5. Türkiye’nin millî menfaatlerine aykırı idiler.

6. Müslüman çoğunluğun hakları ve hürriyetleri ayaklar altına alınmıştır.

7. Bu darbelerin her biri ülkemizi, halkımızı, devletimizi en az on sene geriye götürmüştür.

8. Bu darbelerin hiçbiri meşru ve haklı değildi.

9. Başbakan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Maliye Bakanı Hasan Polatkan zalimane bir kararla feci şekilde idam edilmişlerdir.

10. Yassıada Yüksek Adalet Divanı bir komedi idi. Muhakemelerde adalet ve hukuk kuralları ve ilkeleri ayaklar altına alınmıştır.

11. 27 Mayıs darbesinden sonra Sivas ve Erzincan’da Toplama Kampları kurulmuş ve büyük sayıda din hocası, tarikat mensubu buralara tıkılmıştı.

12. Her üç darbeden sonra basın hürriyeti ayaklar altına alınmıştır.

13. 27 Mayıs’tan bir müddet sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Kürsüsü Başkanı Ord. Prof. Dr.Ali Fuad Başgil zindana atılmıştır.

14. Kanunlara aykırı olarak evler aranmış, insanlar tutuklanmıştır.

15. Darbeden sonra yakalanan İçişleri Bakanı Namık Gedik, sorgulanırken işkence edilmiş, öldürülmüş ve cesedi pencereden atılmıştır. Rapor:İntihar etti!..

Bugün bazıları bunları bilmez ve hatırlamaz görünerek bazı tutuklamaları, muhakemeleri şiddetle kınıyor. Hiç utanmıyorlar. Günümüzde Avrupa standartlarına, hukuk ölçülerine riayet edilmektedir.

1. Güçlü deliller, karineler olmadıkça kimse tutuklanmıyor.

2. Arama yapılırken, tutuklanırken zanlıların yanlarında avukatlarının bulunmasına imkan tanınmaktadır.

3. Kimse dövülmüyor, kimseye sövülmüyor, kimseye işkence ve eziyet edilmiyor.

4. Göz altına alınanlardan bir kısmı hakimler tarafından serbest bırakılıyor.

5. Hapishanede hastalananlar hemen hastahaneye kaldırılıyor.

6. Yassıada mahkemesi ile Silivri mahkemesi mukayese edilsin, başka bir şey demem.

7. Bugünkü gözaltına almalar, tutuklamalar, yargılamalar hep hukuk dairesi içinde yapılmaktadır.

Vicdansızlar, iz’ansızlar, ahlâksızlar, insafsızlar; son derece ağır ve vahim iddiaları, delilleri, karineleri, şahitleri, telefon ve bilgisayar kayıtlarını, sahih belgeleri ve bilgileri görmezlikten geliyor ve zulüm ve haksızlık var diye yaygara kopartıyor.

Onlar yeni 27 Mayıs’lar, 12 Mart’lar, 12 Eylül’ler, 28 Şubat’lar olmasını istiyor.

Onlar yeni zulümler, yeni haksızlıklar, yeni zorbalıklar olmasını istiyor.

Alkolik Rus gençleri

Üç hafta kadar oldu, bir gün öğleden sonra Divanyolu Caddesi’nde yedi sekiz genç gördüm. Rusça konuşuyorlardı. Hepsinin de ellerinde birer litrelik kocaman içki şişeleri vardı. Herkesin arasında açıkta şişeleri kafalarına dikip dikip içiyorlardı. Alkolikler içmezlerse ağır şekilde hastalanır, ağızlarından köpükler saçarak, bütün vücutları tir tir titreyerek yere yuvarlanır, debelenmeye başlar.Buna tıp dilinde delirium tremens denir.

İçki, Rusya’nın bir numaralı felâketidir. O ülke batarsa öncelikle bundan dolayı batacaktır.

Bizdeki bir kısım çağdaşlar da ülkemizi içki tüketimi ve alkolizmi konusunda Rusya’ya benzetmeye çalışıyor.

Alkolizm, uyuşturucu bağımlılığı gibi bir bağımlılıktır. Alkolik bir insan kesinlikle iflah olmaz. Tedavisi için büyük zaman ve büyük masraf gerekir.

Bir toplum alkolik olursa yıkılır.

Her içki içen alkolik değildir ama alkolik olma ihtimali vardır.

ABD’nin sabık başkanı Bush eskiden alkolikmiş, sonra tevbe etmiş bırakmış ama uzun yıllar zil zurna içmenin bıraktığı ârızalar beyninde kalmıştı. Dünyayı ne hale getirdi, herkes biliyor.

Rusya Federasyonu’nu gezenler bilir, iyi havalarda gençlik sokaklarda, meydanlarda içer içer içer, sabah olunca çöpçüler kamyonla içki şişesi toplar.

Sevgili çocuklarımızı, gençlerimizi içki belâsından korumamız lazımdır.

Çağdaşların içkiyi bir uygarlık sembolü olarak göstermeleri çok yanlıştır.

Vaktiyle, sudan fazla şarap içilen Fransa’da Mendes-France isminde Yahudi kökenli bir başbakan vardı. Hiç alkol içmezdi, bol bol süt içerdi.

Türkiye’miz bir sarhoşlar, sarhoşluk ülkesi haline gelmesin. Halkımızın parası alkole gitmesin, sağlığı bozulmasın.

Bundan seksen sene önce ABD alkolü yasaklamış, lakin başa çıkamamıştı.

İçkiye karşı olmak için Müslüman olmak gerekmez.

Müslüman Zenginler Nelere Para Vermeli?

Sevgili Müslümanlar!.. Bazı şeyleri müftülere, fakihlere sormaya lüzum yoktur, vicdanlarımıza sormamız yeterlidir.

Soru: Bir Müslümanın evinde ahlâksız, rezil, müstehcen, iffet ve hayâya aykırı programlar seyretmesi caiz midir?..

Müslümanın vicdanı bu soruya elbette caiz değildir cevabını ânında verecektir. Ekranlarda dine ve ahlâka aykırı sahneler sergileniyor. İçkiler, şehevî danslar, karının kocasını kocanın karısını aldatması… Dinsizlik, densizlik, küfür, fısk, fücur…

Dinimiz bunlara cevaz ve izin veriyor mu? Vermiyor… Milyonlarca Müslüman bunları umursamazca, sorumsuz bir şekilde seyrediyor, bazen kahkahalar atıyor, zevk ve hazdan dört köşe oluyor mu? Oluyor…

Müslüman toplum İslâmî yaşayış tarzından maalesef son derece uzaklaşmıştır.

Parası ve serveti olanların zihniyeti şudur: Madem ki, param var, canımın istediğini yaparım…Din böyle mi diyor?

Parası var, 100 bin dolarlık çok lüks bir araba alıyor. Halbuki 35 bin dolarlık bir araba ona yeter, onun ihtiyacını karşılar. Aradaki 65 bin dolar lükstür, israftır, haramdır.

Öyle Müslüman zenginler varmış ki, saray yavrusu evlerindeki tuvaletlerde Avrupa malı lüks tuvalet kağıtları asılıymış. Bu adamlar ve kadınlar kendilerini Nemrud ve Firavun mu sanıyor?

Zenginzâde Mahmud beyin altında Porsche otomobil var. Geziyor, tozuyor gurur ve kibir içinde. Böyle bir şey Müslümana yakışır mı? Ben onlara ikinci el oto pazarından külüstür bir Anadol alın demiyorum ama her şeyin bir sınırı var…

İyi, şuurlu, uyanık, vicdanlı, akıllı, sağduyulu Müslüman için yemek nedir?.. Yaşamak için yenir, vücudu ayakta tutmak için yenir, ihtiyaç kadar yenir.

Bazılarımız yemeyi içmeyi din haline getirmiştir. Ye ye ye… İyi ye, çok ye, lüks ye, lezzetli şeyler ye, durmadan ye, patlayıncaya kadar, tıksırıncaya kadar ye, hastalanıncaya kadar ye… Bu zihniyet Müslümana yakışır mı?

Müslüman zengin, kitap okumuyor, kültür ve sanat tarafı yok, sırtındaki elbise beş bin dolarlık… Zerduz (altın işlemeli) elbise giyse ne olacak? Nihayet kitap okumaz, ilim ve irfansız, sanatsız ve kültürsüz bir para hamalıdır o.

Müslüman bir zengin nelere büyük para verebilir?

1. Kitaba: Zengin bir kütüphanesi vardır, serveti müsait olduğu için her ay on bin dolarlık kitap alır.

2. Sanata: Hüsn-i hatta, tezhibe, kıymetli porselene, madenî eşyaya ve saireye.

3. Sanat ve kültür değeri olan eşyaya: Antika halı, harika bir sedefli oda takımı, akaju ağacından bir kütüphane, dillere destan bir Süleymaniye mangalı gibi.

4. Sınırları aşmamak şartıyla sanat kıymeti, estetik değeri olan bir otomobil.

5. İslâm-Osmanlı mimarîsine göre yapılmış bir Türk evi. Görenler hayran kalıyor.

Bunların dışındaki magandaca, zontaca, türedice masraflar, lüksler Müslüman zengine yakışmaz.

Zenginlerimiz boş vakitlerde müzeleri gezmeli, İstanbul’da ve başka yerlerde kültür ve sanat turlarına katılmalı, yabancı ülkelere kültürel seyahatler yapmalıdır.

Bir Pazar günü meselâ İznik caddelerini ve meydanlarını İstanbul’dan, başka yerlerden gelmiş Müslüman zenginlerin otomobilleri doldurmalı, İznik çinisi dükkan ve atölyelerinin önünde kuyruklar oluşmalı ve bol bol sanat eşyası satın alınmalıdır. Bunları yaparlarsa, Türkiye’nin en güzel ve lezzetli köfte ve ızgara lokantası olan İmren’de mâaile lezzetli bir yemeği hakkederler.

23 NİSAN 2009

Mehmet Şevket Eygi

saban-dogen
Sinop’un Boyabat ilçesine bir kaç kez gittiğimde yeni yerleşim yerlerine inat tarihî çarşının bozulmadan ayakta kalışını hep hayret ve takdirle izlemişimdir. Nostaljik çarşı bizi hep tarihe götürür. “Kökü mazide olan âti” olmayı düşünürken böylesi tarihî yerler daha bir anlam kazanır nazarımda.

Geçtiğimiz Cumartesi günü dostumuz Recep Kök Beyin oğlu Ahmed Fuad’ın düğünü vesilesiyle gittiğimiz Karabük’te yeğeni Şener Beyin mihmandarlığında güzel bir gün geçirdik. Bir fırsatını bulup hemşehrimiz öğretmen İbrahim Bey, Kastamonulu arkadaşımız İbrahim Vapur ve Karabüklü dostumuz Yusuf Beyle Karabük’e 10 km yakınlıkta tarihî Safranbolu ilçesine yaptığımız gezide tarihî ilçeyi görme imkânımız da oldu.

Mazisi ta Romalılara, Hititlere kadar uzanan Safranbolu 12. yüzyılın sonlarına doğru Selçukluların eline geçmiş, 15. Yüzyılın ilk çereğinde de Osmanlıların idaresi altına girmiş.

17. yüzyılda İstanbul-Sinop kervan yolu üzerinde önemli konaklama yeri olan Safranbolu bugün tarihî özelliklerini koruması sebebiyle Dünya Miras Listesine alınan, 1975′te Anıtsal Yüksel Kurulu tarafından kentsel sit alanı ilân edilen, 18 ve 19. yüzyıl hayatını geçmişiyle, kültürüyle, ekonomisiyle yansıtan, 2000 kadar geleneksel binaları ve mükemmel mimarileriyle dikkat çeken şirin bir yer. Şehri eskiden konuşlama yeri olan, yağmur duâları ve Hıdırellez kutlamalarının yapıldığı açık namazgâh şeklinde de kullanılan Hıdırlık tepesinden kuşbakışı seyrettiğinizde, şehir idaresinin yapıldığı kaleyi, alışveriş merkezi olan bir çarşıyı ve düşük rakımlı iki vadiye yerleştirilmiş dar sokaklı mahalle evlerini, meşhur konaklama yeri Cinci hanı, hamamı, tarihî camilerini ve tepedeki şimdi müze olarak kullanılan Hükümet konağını hemen fark ediyorsunuz. Biri diğerinin manzarasını kapatmayacak tarzda inşâ edilen evler komşu hakkına saygının en belirgin örneklerinden birisi.

Yerli ve yabancı turistlerin alâkasını çeken Safranbolu evleri, Japon mühendis ve mimarların da ilgi odağı olmuş. Yüzyılın en şiddetli depreminde ayakta kalabilen evlerin niçin yıkılmadığını öğrenmek için ilmî araştırmalar yapan Japon ilim adamları temelleri sağlam, duvarları tahta ve araları kerpiçle doldurulan depreme dayanıklı binalarda uygulanan sistemden istifa etme yoluna gitmişler.

Safranbolu’ya gidip de şehre ismini veren Safran çayını içmeden dönmek eksiklik olurdu. Hızır Tepesindeki konakta ağırlığının yüz bin katı kadar sıvıyı sarıya boyayabilen, dünyada yetiştirilen ender bitkilerden biri olan; gıda, ilaç ve kozmetik sanayiinde de kullanılan Safran çayını yudumlarken Safranbolu’ya asıl değer kazandıran mânevî zenginlikliklerini de hatırlamadan edemedik.

Bunun üzerinde de bir sonraki makalemizde duralım inşaallah.
23 Nisan 2009

Şaban DÖĞEN

Hizbu’l…

23/04/09

ahmet-tasgetiren
Başlıktaki “hizb” kelimesinin “tamlayan”ını bilerek yazmadım. Çünkü o konuda, kafalar karışık. Herkes, “Hizb”in sonuna başka şey ekliyor. Hizb’i, Allah’a bağlayan da var, vahşete, kontra’ya bağlayan da…
“Hizbullah” diye ülke gündeme girdi o yapı…
Doğu - Güneydoğu, öncelikli olmak üzere “İslami” çalışmalar yapılacaktı. Yapıldı ve oldukça geniş bir toplumsal alaka gerçekleşti.

Ama Türkiye’de Doğu - Güneydoğu demek, bir sancı alanı demekti. Sıcak bir ortamdı. Kan akmaktaydı. Bir hakimiyet mücadelesine tanık olunmaktaydı.

Bir yanda devlet, bir yanda terör örgütü PKK vardı.

“Hizb” böyle bir ortamda devreye girince, nerede, nasıl duracağı, sosyal vasattan ne ölçüde pay alacağı meselesi ortaya çıktı.

Varlık göstermeye başladıkça, PKK ile sürtüşme de başladı.

Böyle bir olguya, bölgede en belirleyici aktör olan devlet gücünün ilgisiz kalması söz konusu olamazdı.

Bu durumda “Hizb”in, bir yandan devletle, bir yandan terör örgütü ile ilişkilerini tanzim etmesi gerekti.

Bu arada, kendi içinde de sorunlar oluştu, bölünme gerçekleşti. Öyle ki, bu bölünme de en sert boyutlara uzandı.

Sonra…

“Hizb”e karşı operasyon başladı…

“Hizb”in etrafında bir “vahşet” fotoğrafı sergilendi.

İşkence, domuz bağlarıyla ölüm, mezar evler vs…

Lider Hüseyin Velioğlu’nun Beykoz’daki operasyonda öldürülüşü…

Sonra bir suskunluk dönemi…

Aradan yıllar geçince “Hizb” yeniden devreye girdi.

Doğu- Güneydoğu’da Mustazaf - Der adıyla örgütlenilmiş ve yine bir tesir alanı oluşturulmuştu.

Bir Mevlid kutlamasında, onların çağrısıyla, Diyarbakır Meydanı’nda bir milyona yakın insan toplanınca, “Hizb”in silinemeyen toplumsal boyutu bir kere daha idrak edildi.

Ama, “Hizb”e ilişkin “vahşet”ten “kontra”ya kadar uzanan farklı tanımlamalar devam etmekteydi.

Üstelik bu tanımlamalar, islami duyarlılığı olan bazı çevrelerde canlı tutulmakta, rağbet görmekteydi.

Doğrusu şu ki, bu alandaki çalışmalar konusunda duyarlı birisi olarak ben de, “Hizb” konusunda mesafeliydim. Benim zihnimde de, geçmişte yaşananlar ve “Hizb”in rolü çok netleşmiş, hatta çok temiz değildi.

Yer yer yazılarıma, “Hizb”le ilgili iddialar yansımaktaydı.

Bir gün, Doğru Haber gazetesi adına ziyaret talebi geldi. Bu gazetenin, “Hizb” tarafından çıkarıldığını, doğrusu, ziyaretçiler gelince öğrendim.

Gazete için mülakat istediler, sorularını cevaplandırdım.

Ama onların asıl ifade etmek istedikleri başkaydı.

Onlar, “Hizb”le ilgili olumsuz yargı ve yayınlardan rahatsızlık duyuyor, bunun özellikle dindar medyada yapılmasına itiraz ediyorlardı.

Benimle yapılan mülakat, Doğru Haber’e, “Yazılan ve söylenen her şeyin insan için mahşer ortamında tanıklık edeceği” tarzındaki başlıkla yansıdı.

Ben de onlara, “Hizb”le ilgili kuşkuları sordum.

Anlattılar. Doğu - Güneydoğu’da hizmet etmenin zorluğu, PKK’nın tetikçiliği, devletin manipülasyonları vs… Epeyce şey konuşuldu.

Ama benim içim “Hizb”le ilgili olarak durulmuş değil. Geçmişte yaşananlardaki perdeler duruyor. Beykoz’daki operasyonda ne oldu, belli değil. Ergenekon çerçevesinde ortaya atılan veya çıkan iddialar, soruları derinleştiriyor.

Kim nerede, ne kadar, kiminle iç içe girdi, nerede ne oldu da, operasyona maruz kalındı?

“Hizb”in örgütsel yapısı ne idi, bu örgütsel yapı, ne kadar insanın fişlenmesine yol açtı, bu fişlemelerin akıbeti ne oldu?

Şu andaki çalışmanın çerçevesi nedir?

Şu andaki örgütsel yapının güvenliği nedir, güvenlik duygusu kime karşı ve nasıl oluşturulmaktadır?

Devletle ilişkilerin şu andaki düzeyi nedir?

Bölgede, diğer hizmet gruplarıyla münasebetlerde gerilim hangi eksende ortaya çıkmakta, bu gerilimin nihai akışı hangi yöne doğru olmaktadır?

Bunlar, “Hizb”le ilgili önü alınamayan sorulardır.

“Hizb” şu anda, yine islami hizmet zemininde oldukça etkili bir toplumsallaşma gerçekleştirmiş bulunmaktadır.

İlkesel olarak, bir “islami hizmet”e karşı çıkmak makul değildir.

Ama, geçmişten alınan derslerle, “islami alan” dediğimiz zeminde, akıl almaz manipülasyonların yaşandığı da bilindiğine göre, herkesin yoğurdu üfleyerek yemesini de yadırgamamak gerekiyor.

Ben “Suçlama”ya dönük denetlenmemiş iddiaları kullanmaktan kaçınıyorum, ama kendilerini “İslam”a izafe eden oluşumların da, kuşkuları dağıtmak için itina göstermesini kaçınılmaz buluyorum.

23 Nisan 2009

Ahmet TAŞGETİREN

ali-karahasanoglu
ANASOLM hükümetinin son aylarında Başbakan Bülent Ecevit’e “işgöremez raporu” verilme hazırlığı ile ilgili tartışmalar tüm ayrıntıları ile ortaya çıkarken, dönemin başbakan yardımcıları Mesut Yılmaz ve müstakbel başbakan adayı Hüsamettin Özkan alelacele Mehmet Haberal’ı ziyaret ettiler.
Haberal kim?
Ecevit’e malum raporu verecek hastanenin bağlı olduğu üniversitenin rektörü.
Rapor operasyonunda birebir dahli olduğu ileri sürülen kişi!
Şöyle düşünelim..
O rapor, tek başına bir kişinin aklından çıkan bir senaryo olabilir mi?
Tabii ki mümkün değil.
Ecevit’e rapor verilmesi, sadece bir kaos oluşumunu sağlar. Onun sonrasında gelişecek olayların da dizaynı gerekir.
AKParti iktidarı döneminde kaos iyidir ama, Ecevit başkanlığındaki bir hükümet döneminde kaos iyi değildir.
Ergenekon’a göre, değerlendirme böyle..
O halde?
O halde raporu verecek olan makamlar ile, rapor sonrasında siyasi hayatı çekip düzene bağlayacak olanlar da birlikte hareket etmeliler..
Rapor tam olarak ne zaman verilecek? O tarih itibariyle siyaset dizaynı ne durumda?
Kim kimi yanına alacak, kimlerle birlikte hareket edip, kimlere karşı operasyon düzenlenecek?
Tüm bunlar, Mehmet Haberal’ın tek başına yapamayacağı işler.
Evet; o raporu ayarlayabilir. Ama sonrasındaki yol haritası da, bilfiil siyasetin içindekiler tarafından düşünülüp, tasarlanmış olmalı..
O kişilerin de Mesut Yılmaz ve Hüsamettin Özkan’dan başkası olma ihtimali bence sıfır.
İkisi bir arada, rapor sonrasının gelişmelerini de planlamış olmalılar.
Ve bu planlardan Haberal de haberdar olmalı.. Olmalı ki, tutuklanır tutuklanmaz, iki isim de hemen ziyarete koştular..
“Durum nedir, özel bir bilgi var mı, savcılığın elinde ne tür bilgiler var” diye merak etmiş olmalılar!
Onun için de Haberal’ı ziyaret etmiş olmalılar.
Başka ne amacı olabilir ki bu ziyaretlerin?
Haberal çok yetenekli bir kişi ise ve Hüsamettin Özkan ile Mesut Yılmaz’ın çok güvendiği, yakın bir dostları ise, bu iki ismin yıllar süren iktidar dönemlerinde, kritik bir göreve getirilmesi gerekmez miydi?
Mesela Sağlık Bakanlığı’na.. Mesela YÖK Başkanlığı’na.. Veya bir başka makama..
Hayır, hiçbir göreve getirilmemiş Haberal..
Adam kendi kurduğu özel üniversitenin rektörlüğünü yapıyor..
Mesut Yılmaz ve Hüsamettin Özkan, kendi dönemlerinde iki defa YÖK Başkanlığına getirdikleri Kemal Gürüz’e bile, bu kadar ilgi göstermemişlerdi..
Bu muhabbet, nereden geliyor acaba?
Yoksa, muhabbetin kaynağı, “ortak sır”lar mı?
Ecevit’i diskalifiye aşamasında ortak olunan bilgiler mi?
Başka ne olabilir ki?
O kadar kişi gözaltına alınmış. Tutuklanmış veya salıverilmiş. Bunların hiçbirisinde, bahsini ettiğimiz iki Başbakan yardımcısından bu kadar ilgi gören başka bir isim yok.
O halde, Haberal’a koşmanın arkasında yatan gerçek, işlenen suçta, savcıların elindeki bilginin ne olduğunu öğrenme merakı olmasın?!
Ben başka bir sebeb bulamıyorum.
Düşünsenize, Ecevit 1999 seçimlerini, “Apo’yu yakaladım” diyerek, oturduğu yerden kazanmış! % 21 oy alması için, ortada hiçbir sebeb yokken, seçim birincisi olmuş!
Aynı şok metod, 2002 seçimlerinde de uygulanmak istendi..
Ecevit hasta rolünde, Başkent Hastanesi’nde..
Hayatını bu ülke için harcamış, artık son günlerini yaşayan bir insan.. Ve hasta yatağından ülkeye mesajlar yolluyor: “Şu partilere oyunuzu verin. Bu partiye asla!”
Ne olurdu bu şartlar altında yapılacak seçimde?
Ben bu şartlar altında, AKParti’nin yine aynı rahatlıkla seçimi kazanabileceğini sanmıyorum. Duygusal halkımız, ANASOLM’cileri, tek başlarına veya koalisyon halinde iktidara taşımasa da, bu partilere o meşhur hezimeti de yaşatmazdı..
Nasıl ki 1999′da DSP hakketmeden seçim kazandıysa, 2002′de de benzerini yaşama beklentisi vardı. İşte bu planı, ortaklaşa sahneye koydukları için, Özkan ve Yılmaz, acilen Haberal’ı ziyaret ettiler..
Bakalım, savcıların bu konu ile ilgili ellerinde bulunan delilleri ne zaman deşifre olacak?
22 Nisan 2009

Ali Karahasanoğlu

mehmet-talu
Soru: İlmihal ne demektir? Hangi ilmihal kitabını tavsiye edersiniz? Cevab: Bismillâhirrahmanirrahim.

Temel dini bilgiileri içeren el kitaplarının genel adı olan ilmihâl; sözlükte: Davranışlar bilgisi” anlamına gelir. terim olarak “İnanç, ibadet, muâmelât (günlük yaşayış), ahlâk konuları. Yer yer büyük peygamberler, ayrıca Resûl-i Ekrem’in hayatına dair özlü bilgileri içeren el kitabı” diye tanımlanabilir. Temel dinî bilgileri ihtiva eden kitaplar için daha yaygın bir kullanıma sahiptir. İlmihallerde muâmelata dair bilgiler, hitap edilen insanların yaşadığı zaman ve coğrafyaya ygöre değişiklikler göstermekle birlikte bu eserler daha çok herkesin bilmesi gereken hususları içerir.

Her Müslümanın dinî görevlerini yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile bâtılı birbirinden ayıracak kadar bilgi sahibi olması farzdır. Yüce Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de ilk emri “oku” olmuştur. “Yaratan Rabbinin adı ile oku.” (Alâk suresi: 1) âyeti okumanın, öğrenmenin önemine işaret etmektedir. Hz. Peygamber (s.a.v) de şöyle buyurmuştur: “İlim öğrenmek her müslüman erkek ve kadına farzdır.” (İbn-i Mace, Mukaddime: 17) İlim öğrenmenin her Müslümana farz olduğunu bildiren hadis-i şerifte geçen “ilim” kelimesi “ilm-i hâl” olarak yorumlanmış ve bunun kapsamına iman, namaz, oruç, helâl ve haram gibi temel bilgilerin girdiği belirtilmiştir.

Bu sebeple Müslümanların her konuda bilgi sahibi olmaları bir görevdi. Din konusunda bilgi ise, İlmihal (herkemin durumuna göre gerekli olan bilgiler) adını alarak en önemli yeri tutar. Her Müslümanın bağlı bulunduğu İslâm dini konusunda yeterli bilgi sahibi olması bir borçtur. Edindiği bilgilerle de üzerine düşen dinî görevleri yerine getirmiş olacaktır. Aslında bütün insanlığın manevi ruhu yerinde olan dinden, din bilgisinden hiç kimse uzak kalmaz. Öteden beri ister ilkel olsun, ister medenî toplumlar, hiçbiri bir dine bağlı kalmaktan dışarı çıkamamıştır.

Şu inkârı mümkün olmayan bir gerçektir ki: Din olmadık ne ferdin saadet ve mutluluğu ve ne de toplumun, sosyal hayatın devam ve bekası mümkün değildir. Toplumun bütün fertlerini mutluluk ve saadet içinde yaşatacak; çöküntü-dağılım parçalanmalardan kurtaracak yeghane amil: DİN’dir.

İnsanların gerçek mutlulukları ve saadteleri ilahî bir din yolu ile ortaya çıkar. Sağduyulu kimselerin ruhları ve vicdanları, böyle birdin ile huzursuzluktan kurtulur, yatışır. İnsanlığın yaratılışındaki yüksek amaç, ancak böyle ilahi bir dine sarılmakla gerçekleşir.

Ne mutlu Kur’ânla yaşayanlara

Kur’ân, bir bütün olarak Rabbimizden bize sunulmuş bir “kutlu ip”tir. O’na sarılan şaşırmaz, yolda kalmaz, perişan olmaz. Onu yaşayan saadet bulur. İnsanlığa Rabbin lütfudur o. Kur’ân, kitapların anasıdır. Bütün öğütlerin özüdür. İlimlerin kılavuzudur. Takva ehlinin gönül ışığıdır. Ne mutlu dünyalarını, Kur’ân-ı Kerim’in inşa ettiği kutlu insanlara… Ya Rabbi, cümlemizi onlardan eyle… Amin. Ya Rabbe’l-Alemin, ya erhamerrahimin…

İslâm Dini’nin hükümleri ve temel prensiplerinin asıl gayesi, insanın dünyada ve ahirette mutlu olmasını sağlamaktır. Dinimiz; bize bu mutluluğun aydınlık yolunu göstermiş, görev ve sorumluluklarımızı bildirmiştir. Bu mutluluğa ulaşabilmemiz, yükümlü olduğumuz görevleri yerine getirmemize bağlıdır. Bu ise, doğru ve yeterli bir dini bilgiye sahip olmakla mümkündür. “Bilmemek” dinimizde geçerli bir mazeret değildir. Böyle bir mazeret ileri sürmekle insan sorumluluktan kurtulamaz. Çünkü ilk emri “oku” olan dinimiz, ilim öğrenmeyi her müslümana farz kılmıştır. Bu sebeple müslümanın başta gelen görevlerinden birisi, din ve dünya işlerinde gerekli olan bilgileri doğru olarak öğrenmesidir.
22 Nisan 2009

Mehmet Talü

Elif Şafak
Roman sanatların en yalnızıdır. Romanların yazarları da okurları da en çok yalnızlıktan beslenir. Okur dediğin alır kitabı eline, kendi içine çekilir. Bir yolculuğa çıkar.
Sonsuz hayaller, hikâyeler peşinde yelken açarak boyut değiştirir. Öyle bir yolculuk ki insanı başka yüzyıllara, mekânlara götürür. İnsanlığı kucaklamayı ve birlemeyi gösterir; bir de kimseyi dışlamamayı. Ve okur o yolculuktan döndüğünde değişmiştir. Belki kimsenin anlayamadığı bir başka hâl gelmiştir üzerine. Roman okumak insanı değiştirir. Okudukça büyürüz. Okudukça yüreğimiz yumuşar, kişiliğimiz olgunlaşır. Okudukça güzelleşiriz!

Biz yazarlar tek başımıza aylar, mevsimler, seneler boyu bir odada yazıyor, yazıyoruz. Ama ruhumuzun ve yüreğimizin bir köşesinde hep okurlarımız oluyor. Onları merak ediyoruz. Ve sonra ortaya çıkan kitabı suya bırakıyoruz. Gitsin kendi yolunu bulsun, bahtı açık olsun, okurlarla tanışsın diye. Bilmiyoruz ki kelimelerimiz kimlere uzanıyor, nasıl insanlarla buluşuyor. Bilmiyoruz ki bir kitap daha kaç kitap doğuruyor!

İtiraf etmeliyim ki eskiden daha az önemserdim okurla buluşmaları. “Ben kitabımı yazıyorum ya. Bundan sonrası okur ile kitap arasındaki bağdır. Aslolan kitaptır. Yazarın görülmesi gerekmez.” derdim. Halbuki zamanla iki şeyi açık seçik gördüm. Birincisi, okur sevdiği bir eserin yazarını bazen yakından görmek istiyor. Onunla sohbet etmek, fikirlerini paylaşmak istiyor. Bu sohbet okurlar için kıymetli. Ve ikincisi, okur-yazar buluşması esas yazarlar için bir pınar niteliğinde. O pınarla tazeleniyor, ilham buluyoruz. Türkiye’nin her yerinden gelen insanla buluşuyoruz. Yazar, okurundan uzak kaldığı zaman, okuru dışladığı zaman sirkeleşiyor, katılaşıyor, kararıp kapanıyor. Bizler okurlarımızdan öğreniyoruz. Onlarla yapıyoruz bu yolculuğu.

Seneler geçtikçe daha çok kıymet verir oldum hem okurla hasbihallere, hem de ’sanatsal buluşmalar’a. Sanatın farklı dallarından yaratıcı insanların bir araya gelerek ortak işler yapmaları, ortak düşler kurmaları ne güzel! Beraber düşünmeyi, birbirimizin aynasında kendimizi görmeyi öğreniyoruz. İşte böyle bir niyetle geçtiğimiz hafta sonu İstanbul Modern’de Nil Karaibrahimgil ve ben sanatseverlerle buluştuk. Edebiyat okurları ve müzik dinleyicileri aynı salonda yan yana geldi. Her yaştan, her kesimden, her telden insan… O kadar çok soru soruldu ve sohbet öyle güzeldi ki zaman yetmedi. Organizasyonu yapan müze yetkilileri böyle bir kalabalığın görülmediğini söylediklerinde tek bir şey hissettim yüreğimde: Şükran!

Tıklım tıklımdı salon. Ayakta kalanlar, yerlere oturanlar, birbirini tanımadan sandalye paylaşanlar… İnsanı duygulandıran müthiş bir sevgiyle karşılandık. Öyle dinamik, sevecen, özenli ve çok sesli, çok renkli bir seyirci topluluğu vardı ki, orada olan bir yabancı gazeteci sonrasında şaşkınlığını gizleyemedi: “Türkiye’de böyle bir kitap okuru ya da sanat alıcısı olduğunu bilmiyorduk.”

Kadın olmaktan birey olmaya, yaratıcılığın nimetlerinden eziyetlerine birbirinden farklı konuda uzun uzun konuştuk. Bir dinleyici şuna yakın bir soru sordu: “İnsanlar sizleri tanımadan tanıdıklarını zannediyor. Basından ya da kulaktan dolma bilgilerle. Seven çok seviyor ve takdir ediyor ama uzaktan bakan kimilerinde önyargılar da oluyor. O zaman ne hissediyorsunuz?”

Son derece içten ve doğaldı Nil. “İstiyorum ki herkes beni sevsin” dedi. “Birisi beni sevmediğinde hemen gideyim ikna edeyim istiyorum.” Başka türlü bir cevap verebilirdi. Halbuki o dürüstçe içinden geçeni söyledi. Haklı, her sanatçı sevilmek ister. Doğru anlaşılmak ister. Bir sözü azıcık bile çarpıtılsa acı duyar. Sanatçı eldivensiz dokunur hayata. Duygusaldır. Maskesizdir. Camdan bir kalptir taşıdığı. Kırılgan değil ama şeffaf.

Hafta sonu İstanbul Modern’e gelen, ayakta kalmaya aldırmayan, tüm sohbeti tebessümle dinleyen ve sonra sabırla imza kuyruğunda bekleyen tüm sanat ve edebiyatseverlere yürekten teşekkür ediyorum. Sayenizde bir şeyi bir kez daha gördüm: Sezai Karakoç’un vaktiyle dediği gibi edebiyatın üç sacayağı var. Bir ayağı eser (kitap), bir ayağı yazar, bir ayağı ise okur. Bu ayaklardan bir tanesi eksilmeyegörsün devriliverir. Duramaz ayakta. Okur yoksa yazar da yoktur!

e.safak@zaman.com.tr
21 Nisan 2009,

Elif Şafak

iskender-pala
Çeyrek asırdan ziyadedir Divan şiiriyle akademik seviyede ilgiliyim. Eski şairlerin söyledikleriyle yaptıkları arasındaki ayrımları, ne zaman samimi, ne zaman temenni dolu olduklarını kestirebiliyorum.
Bazı beyitlerinde çok içten konuşan o adamların hemen takip eden beyitlerinde nasıl yapmacıklı davrandıklarını da görebiliyorum. Pek çoğunun divanlarını dolduran şiirlerde bu tavırları aynı kalıyor. Bir tek naatları müstesna…

Bir şair ne zaman naat yazsa, orada bambaşka bir şair oluyor, dili ve üslubu değişiyor, kendisini aşan bir şairanelik içinde yükseliyor, yükseliyor… Şairlerin edebi kişiliklerini tahlil ederken naatlardan yola çıkmıyorum ben bu yüzden. Çünkü bir şair naat söylemeye başladığı vakit artık kendisi olmaktan çıkıyor, teşne bir ümmet kimliğine bürünüyor, anlatılan konu, anlatıcının çok önüne geçiyor; o arada bir şeyler oluyor ve şair kendisini de şaşırtacak bir üslupta yüksek sözler söylüyor. Eğer şiirin bir ilham perisi var ise, ben artık onun, tam da naat yazarken şaire merhaba dediğine inanıyorum. Yoksa sıradan bir şairin naat söylemeye başladığında bunca erişilmez olmasını nasıl izah edebilirim?!.. Burada şairin gücünden ziyade konunun gizemidir artık devreye giren. Galiba kainatın efendisi, mahlukatın en şereflisi, o şairin ağzından kendisi için söylenen sözlere bizzat şeref veriyor, sözün değeri artıyor.

Türk edebiyatında yalnızca naatlarıyla ünlü şairler vardır. Divanlar dolusu hasret ile sevgililer sevgilisine iltica edip dururlar. Öyle ki adları anılınca Rasulullah akla gelir.

Türk edebiyatında onun ümmeti olmakla iftihar eden, şiirlerinde adını anmakla kutlu sözler söyleyen şairler de vardır. Divanları içinde en az birkaç manzumeyi ona hediye olsun diye yazmış şairlerdir bunlar. Öncekilerle bunların ortak yanları, Efendiler Efendisi’ne ithaf edilen şiirlerin çoğunda “(…) ya Rasûlallah!” nidasının redif yapılmasıdır. Her beytin sonunda böylesi bir nida, biraz da şairin sevgili peygamberi ile arasındaki mesafelerin kalkması, ümmet ile rasul arasında doğrudan ruhaniyetine seslenme imkânının belirmesi anlamına gelir. Sizinle bu türden iki şiiri paylaşacağız. Birincisi yalnızca naatlarıyla ünlü olup diğer şiirleri önemsiz bulunan Nazîm’den (ö. 1727); diğeri şiirleriyle edebiyat tarihlerine bile girememiş bir mutasavvıf olan Zekaî Mustafa Efendi’den (ö.1812). Her iki şair de konu Hz. Peygamber olunca nasıl bir şairane üslup yakalamışlar ve ne muhteşem aşk sözleri söylemişler bakınız.
ZEKAÎ’NİN İLTİCASI
Garîk-i bahr-i isyanım şefâat yâ Rasûlallah

Esîr-i nefs-i nâdânım şefâat yâ Rasûlallah

Reh-i gurbette nâçârım, gam-ı hicrinle bîzârım

Aceb derde giriftârım şefâat yâ Rasûlallah

Benim cürm-i firâvânım harâb etti dil ü cânım

İnâyet eyle sultânım şefâat yâ Rasûlallah

Zekâî hicr ile mahzûn onu vaslınla kıl memnûn

Yolunda can fedâ olsun şefâat yâ Rasûlallah

Günah denizine battım, şefaat kıl ey sevgili! Cahil nefsimin tutsağı olmuşum, şefaat kıl ey sevgili!

Gurbet yolunda çaresiz ve ayrılığının derdiyle inlemekteyim… Çaresiz bir derde tutulmuşum, şefaat kıl ey sevgili!..

Şu benim sayısız suçlarım, canımı ve gönlümü harabeye döndürdü. Bana yardım ancak sendendir, şefaat kıl ey sevgili!..

Zekai ayrılık içinde hüzünlenmiş… Onu vuslatınla memnun etsen!.. Yolunca canlar feda olsun, şefaat eyle ey sevgili!..
NAZÎM’İN HASRETİ
Reh-i aşkında bî-sabr u şekîbim yâ Rasûlallah

Seni her kim severse ben rakîbim yâ Rasûlallah

Kabûl eyle civâr-ı izzetinde çekmeyim gurbet

Bilirsin kendi şehrimde garîbim yâ Rasûlallah

Gözüm yaş ile mâlâmâl gönlüm aşk ile memlû

Baîdim sûretâ, mânen karîbim yâ Rasûlallah

Debistân-ı hakîkatte olup şâkird-i nâkâbil

Velî fenn-i mecâzîde edîbim yâ Rasûlallah

Nola şerh eyledikçe vasfını cezb-i kulûb etsem

Senin bîmârın olmuşken tabîbim yâ Rasûlallah

Sevgili! Aşkının yolunda dur durağım kalmadı, sabrım tükendi. Seni her kim severse artık ben ona rakîbim, ey sevgili!..

Beni de ümmetlerin arasına kabul eyle de kutlu yurdunda gurbet çekmeyeyim artık. Bilirsin, (sensizlik yüzünden) kendi şehrimde de garibim ey sevgili!…

Gözümün yaşları taştı, gönlüm ise aşkının ateşiyle dopdolu. Suretâ (akan göz yaşı gibi) uzağına düşüyorum, ama mânâ itibariyle (kalbimde yanan ateş gibi) sana yakından da yakınım ey sevgili!..

Hakikat mektebinde yeteneksiz bir öğrenci durumundayım; amma mecaz ilminde (senin aşkını çekmekte) bir üstat sayılırım ey sevgili!..

Senin medhini dile getirdikçe çevremde gönüller toplansa ne çıkar; değil mi ki senin aşkının hastalığına tutuldum, artık bir tabip sayılırım ey sevgili!..
21 Nisan 2009

İskender pala

ekrem-dumanli

Uzun bir zamandan beri koro halinde yapılan bir suçlama var: Tek tip adam yetiştirmek. Bazen söze şöyle başlanıyor: ‘Eğitim faaliyetleri iyi de sonuçta tek tip insan yetiştiriyorlar.’
Bahsi geçen insanlara bakıyorsunuz; hiç de tek tip gibi durmuyor. Her yaştan, her meslekten, her yöreden insanlara nasıl tek tip gömlek biçeceksin ki! Üstelik bahsi geçen kitleler bu ülkenin eğitim seviyesi en yüksek sivil toplum katmanını işaretliyor. İçinde bilim adamları mı dersin, sanatçılar mı ararsın; hepsi mevcut. Zengin de var fakir de. Tabiri caizse her biri cins zekâ ve eşsiz bir tecrübe. Böyle bir topluluğa ‘gelin sizi tek bir kalıba dökelim’ deseniz razı olurlar mı? Mümkün değil! Hele bu çağda! Dünya bu kadar şeffaflaşacak, insanın bilgiye erişimi bu kadar sürat kazanacak ve siz diyeceksiniz ki: ‘Ey millet deli gömleği giyer gibi şu kefene sarılın bakalım!’ Olacak iş mi bu!

Acaba tek tip üzerine ezber yapanlar, aynı tarz giyinen, aynı renkleri tercih eden, aynı şekilde tıraş olan; yani görüntü itibarıyla birbirine benzeyen insanları mı kastediyor? Ortada böyle bir durum da yok. Bıyıklısı bıyıksızı, atkuyruklusu dazlak kafalısı, ‘keçi sakallı’sı sakalsızı, başı açığı kapalısı; hepsi evet hepsi var bahsedilen topluluklar arasında. Bir kitlede profesöründen öğrencisine, ressamından öğretmenine kadar her çeşit insan olur da değişik tipler olmaz mı?

Acı gerçeği söylemek zorundayım: Tek tip suçlaması yapanların büyük bir kısmı cemaat adını verdikleri kitleler hakkında hiçbir şey bilmiyor. Zaten ‘cemaat’ dedikleri insanlar da kendilerine cemaat demiyor. Gerçi öyle deseler ne olur? Önemli olan, insanların sivil kalmaları ve demokratik haklarını barışçı yollardan talep etmeleridir. Bir kitleye oryantalist bir bakış açısıyla bakacaksın, onlara uzaydan gelmiş muamelesi yaparak ötekileştirmeye çalışacaksın; sonra da o yanlış kanaatler üzerine stratejiler üreteceksin. Bir acı gerçek daha: ‘Tek tip’ rahatsızlığını ortaya koyanların kısm-ı azamı, ‘tek tip toplum’ arzuluyor, planlıyor. ‘Benim dediğim gibi ol! Sana nasıl emrediyorsam öyle ol!’ diyor.

Tabii ki herkesin ‘ideal insan’ ve ‘ideal nesil’ yetiştirme arzusu olabilir. Bunu düşünmeyen aydın ve fikir adamı mı var tefekkür tarihimizde? Tevfik Fikret, oğlu Haluk üzerinden bir nesil sembolize edip onun Promete’den ateşi alıp gelmesini istemişti. Ateş, bilimdi, çağdaşlıktı; her neyse oydu işte! Akif de ‘Asım’ın nesli’ diyerek bir gençlik hayal etmişti. Bu gençlik için gözyaşı dökmüştü milli şair. Yeni bir nesil yetiştirme ideali bizim düşünce tarihimizin bir parçasıdır. Sonuçta kamuoyuna idealler arz edilir; kimi zaman benimsenir kimi zaman da reddedilir. Kamu vicdanının kabul ettiğini hiçbir güç sindiremez; maşeri vicdanın reddettiğini de kimse zorla benimsetemez. İnsanlar bir ideal uğruna bir araya gelir, sonra onları toplumla paylaşır. Teklif edilen düşünceler rasyonel bir tabana dayanmıyorsa zaten toplum bu fikirleri dışlar, yalnızlaştırır. Devletin, sistemin ya da rejimin beğenisine göre sivil toplum hareketlerini örgütlemeye hatta onlara meşruiyet bahşetmeye kalkarsanız toplumla çelişir, kamu vicdanını yaralarsınız. Demokratik kitle hareketlerini düşman gibi sunmak, demokrasinin çoğulcu ruhunu göz ardı etmek anlamına gelir. İdeal nesil rüyaları üzerine söylenenler ansiklopedilere sığmaz. Dünya düşünce tarihinde de durum farklı sayılmaz.

Korkmaya gerek yok. Bu çağda hiçbir birey, aklını fikrini götürüp hiçbir kimseye, hiçbir kitleye teslim etmez, etmeyecek. O yüzden sivil topluma girilirken dilekçe verilmez, çıkarken de istifa yazılmaz. Gönüllü hareketlerden de hiçbir kimseye zarar gelmez. Bu zamanda fert, tek bir kalıba girmeyeceği gibi, toplum da kendisine sistem tarafından dayatılan gömleği giymeyecektir. Aksini düşünen faşizm heveslisidir; başka bir şey değil.
21 Nisan 2009

Ekrem Dumanlı

1-kalem

Muharrem Okur: “‘Levlâke levlâke lemâ halaktü’l-eflâk’ (Eğer sen olmasaydın, eğer sen olmasaydın; Ben Kâinâtı yaratmazdım) kudsî hadîsini açıklar mısınız?”
Cenâb-ı Hakk’ın, Kendi Habîbine ve Sevgili Resûlüne (asm) hitâben yapmış olduğu böyle bir iltifâtın gerçek mânâsını Cenâb-ı Hakk’a bırakmak ve O neyi murad etmişse onun hak olduğuna îtikat ve îtimad etmek, gösterilebilecek en müstakîm yaklaşım olmalıdır. İki defa “levlâke” lâfzını te’kit ve te’yid için mi kullandı, Kendi Âlî katında vâkıf olamadığımız başka mânâlarda mı sarf etti; müteşâbih bir mânâ olduğundan, bu konularda murad-ı İlâhîye teslim olmak lâzımdır. Serd edilen yorumlar birer mirsad olabilirler, hadîs-i kudsîyi anlamada birer âyine ve ölçü teşkil edebilirler; ancak bağlayıcı yorumlar yaparak, başka mütalâalara kapıları kapatmaktan kaçınmalıdır.

Risâle-i Nûr’da, “levlâke”nin iki defa tekerrürü hikmetine uygun düşeceği intibâını veren mütalâalar mevcûttur.

Resûl-i Kibriyâ Efendimiz’in (asm) ubûdiyeti ve duâsının ebedî saadetin ve Cennetin varlığının sebebi; risâleti ve hidâyetinin de ebedî saadete ve Cennete kavuşmanın vesîlesi olduğunu beyan eden  Bedîüzzaman, aynı zamanda Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın “risâletinin” bu imtihân dünyâsının açılmasına sebep teşkil ettiğini, “ubûdiyetinin” de ebedî saadet yurdu olan âhiretin açılmasına vesîle olduğunu kaydeder. Peygamber Efendimiz’in (asm) mî’râcında velâyetiyle halktan Hakk’a gittiğini; risâletiyle de Hak’tan halka geldiğini, yani velâyetiyle mî’râca gidip risâletiyle döndüğünü  de belirtir.

Bu durumda Peygamber Efendimiz’in (asm) iki ciheti gönlümüze açılır: Risâleti ve ubûdiyeti. Risâleti bu dünyanın açılmasına; ubûdiyeti de âhiretin açılmasına vesîle teşkil ettiğini nazara aldığımızda, iki defa söylenen “levlâke”nin birisinin “risâleti”ne, diğerinin de “ubûdiyeti”ne işâret ediyor olduğunu söylemek mümkün olur. Bir başka ifâde ile Resûlullah Efendimiz’in (asm) risâleti hürmetine “dünyânın”, ibadeti hürmetine de “ebedî âhiretin” yaratılacağı tarzında bir yorum, hakîkat-ı hâle daha muvâfık görünüyor.

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın, kâinâtın “ille-i gâiyesi” bulunduğunu; yani kâinât Hâlık’ının ona (asm) bakıp kâinâtı halk etmiş olduğunu belirten ve “Eğer onu îcad etmeseydi, kâinâtı dahi îcad etmezdi” hükmüne ulaşan Bedîüzzaman, Resûl-i Kibriyâ Efendimizin (asm) kâinâtın “ille-i gâiyesi” oluşunun hikmetine Otuzuncu Lem’a'da da yer verir. Burada, bu kâinâtın hulâsâsının hayat olduğunu, şuurun ve hissin hayattan süzülmüş bir hulâsâ olduğunu, aklın da şuurdan ve histen süzülmüş bir hülâsa olduğunu beyan eder. Rûhun hayatın sâfî ve hâlis bir cevheri olduğunu, sâbit ve müstakil bir zâtı bulunduğunu kaydeder.

Bu ön verilerden hareket eden Üstad Saîd Nursî, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın maddî ve mânevî hayatının, kâinâtın ruh ve hayatından süzülmüş bir özün özü olduğunu; risâletinin de kâinâtın his, şuur ve aklından süzülmüş en sâfî bir öz olduğunu kaydeder. Buna göre, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın hayatı, kâinâtın hayatının hayatıdır. Risâleti, kâinâtın şuurunun şuurudur ve nûrudur. Kur’ân’ın Vahyi ise, kâinâtın hayatının rûhudur ve kâinât şuurunun aklıdır.

Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın maddî ve mânevî hayatı ile kâinâtın hayatı arasında böylesine “ruh-beden” ilişkisi kuran Üstad Hazretleri, ruhun ayrılışı ile bedenin çökeceği misâlinde olduğu gibi; Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın “risâlet nûrunun” kâinâttan çıkıp gitmesi halinde kâinâtın vefât edeceğini; Kur’ân’ın gitmesi hâlinde ise kâinâtın dîvâne olacağını, dünyânın da kafasını ve aklını kaybedeceğini; şuursuz kalmış olan başını bir gezegene çarpacağını ve kıyâmeti koparacağını haber verir.

Bedîüzzaman’ın bu beyanları, hem kıyâmetin kopuşunu haber veren sahih rivâyetlerle örtüşmekte; hem de “Levlâke” hadîsini farklı bir yaklaşımla yorumlayarak, onun (asm) nûru olmadığında kâinâtın nasıl ve niçin dağılacağını ve yıkılacağını açıklar mâhiyettedir.

Kıyâmetin kopuşundan sonra da, yeni bir âlemin yaratılmasına yine Peygamber Efendimizin (asm) duâsı ve ubûdiyeti vesîle teşkil edeceği gibi, bu saadete ulaşmaya, onun (asm) dünyâda hidâyeti, âhirette şefaati-İnşaallah-vesîle olacaktır.

Cenâb-ı Mevlâ’mız, Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın şefaatine cümlemizi ve cümle ehl-i îmânı nâil buyursun. Âmin! Âmin! Âmin!

21.04.2009

Süleyman KÖSMENE

mehmet-sevket-eygi
Hatırlamanız, hem de iyi hatırlamanız lazım; bundan on sene kadar önce Anadolu’nun ve Trakya’nın Müslüman iş adamları, tacirleri bu memleketin, bu halkın, bu devletin hayrına işler yapmak istedikleri zaman birileri ne kadar kızıp köpürmüşler, “Yeşil Sermaye” diye hop oturup hop kalkmışlardı.

28 Şubat’tan sonra, THY uçaklarında yolculara Müslüman bir firmanın kekleri veriliyor diye ortalığı velveleye vermişlerdi.

Onların Müslüman çoğunluk için çizdiği sınırlar vardır, bunların aşılmasını kesinlikle istemezler.

40 yaşını geçmiş bir halk kadını başını örtebilir ama genç, okumuş, avukatlık veya doktorluk yapan bir hanım örtemez.

Müslüman küçük bir atölye işletebilir ama büyük bir fabrika kuramaz.

Anadolu’nun ve Trakya’nın Müslüman iş adamları, Müslüman tacirleri insan haklarına aykırı olan bu sınırları kırdılar ve hayli de başarılı oldular.

Kayseri bir sanayi şehri haline geldi, en az 50 ülkeye ihracat yapıyor.

Müslüman sermayenin ülke ticaretinin ve sanayinin en az yüzde 75′ini eline geçirmesi şarttır. Aksi takdirde çoğunluğu oluşturan Müslümanlar vesâyetten hakaretten, ezilmekten, zilletten, kölelikten kurtulamaz.

Bu konuda en büyük iç tehlike, bazı Müslüman zenginlerin İslâm ahlâkına aykırı hareket etmeleridir.

İslâm ahlâkı, zenginlerin azmalarına izin vermez. Azmak, azgınlık ne demektir?

İsraf, azgınlıktır. Lüks ve aşırı tüketim, azgınlıktır. Gösteriş, azgınlıktır.

Adam Müslüman zengin ve koru içindeki köşkünün veya konağının garajında beş lüks arabası var. Biri kendinin makam arabası, biri spor arabası, karısının lüks arabası, üniversiteye giden oğlunun lüks arabası, kızının lüks arabası… Böyle bir şey İslâm’a, İslâm ahlâkına aykırıdır. Arabaları olsun ama son derece lüks ve pahalı olmasın.

Müslüman zenginler topluma örnek olmalıdır. Ölçülü yaşamalıdır.

Müslüman iş adamları 7 yıldızlı otellerde caka satmamalıdır.

Müslüman iş adamları ülkeye ve halka faydalı hayır işlerinde, faaliyetlerinde çağdaşlarla yarışmalı ve onları mutlaka geçmelidir.

Çok zengin Müslüman firmalar müzeler, sanat merkezleri, kütüphaneler, araştırma kurumları kurmalıdır.

Bir kısım çağdaşlar vur patlasın, çal oynasın haram zevk ü safalar ile ömürlerini ziyan ededursunlar, Müslümanlar gece gündüz çalışmalı ve kazandıkları paraları i’lâ-i kelimetullah için harcamalıdır.

Atina’da Benaki Müzesi var, zengin bir Yunanlı kurmuş. İçinde İslâm sanatları bölümü de bulunuyor. Bizde de, doların milyarlarına sahip Müslüman zenginler böyle müzeler kursunlar.

Zenginlerimiz kazançlarının, servetlerinin bir kısmını hayır, hasenat, ilim, sanat, kültür için harcamalıdır.

Bu iş hiç de kolay değildir. Nerede para var, oraya birtakım asalaklar üşüşür ve paraları yemek ister. Bu haşarata imkân verilmemelidir.

Müslüman zenginler, Ehl-i Sünnet Müslümanlığına aykırı işler yapan birtakım bozuk gruplara kesinlikle yardım etmemelidir.

İsraf etmemek cimrilik değildir.

Bu benim yazdığım, istediğim şeylerin gerçekleşmesi için yüksek kültür, ilim, irfan, ufuk genişliği gerekir. Sadece zengin olmakla iş bitmiyor, bu saydıklarıma da sahip olmak lazım.

Ülkemizde bir buçuk milyon civarında Kripto Yahudi yaşadığı söyleniyor. Onlar da çalışsınlar, zengin olsunlar, iş yapsınlar. Bendeniz antisiyonistim ama antisemit değilim. Lakin birtakım azınlıkların, ezici çoğunluk olan Müslümanlardan daha zengin, daha fazla büyük iş yeri ve fabrika sahibi olması bir dengesizliktir. Müslümanlar, ahlâk ve hukuk sınırları içinde onlarla yarışmalı ve hakkettikleri yeri almalıdır.

Bu yazıyı kaleme aldığım tarihte ülkemizdeki Musevî vatandaşlarımızın sayısı 13 bine düşmüştür. Sayıları azdır ama finans, ticaret, sanayi, ihracat ve ithalat sektöründe en büyük işleri onlar yapıyor. Bu da bir anormallik değil midir? Düşmanlık yapılsın demiyorum ama yarışma mutlaka yapılmalıdır. Müslümanlar iş, ticaret, üretim, finans, ithalat, ihracat konusunda Yahudi vatandaşlarımızı geçmeli, aşmalıdır.

Bunu yaparken kanunlara, ahlâka, insan haklarına aykırı hareket edilmemelidir.

Sabataycıların “Yeşil sermaye güçleniyor!..” yaygaralarına aldırmadan kalkınmalıyız. Bilginin, uzmanlığın, ahlâkın, faziletin, bilgeliğin ışığında. Herkese örnek olarak. Zenginleşince azmayarak, kudurmayarak. Şeytanın tuzaklarına düşmeyerek. Lüks ve israftan uzak durarak. Dünyaya örnek olarak…

CEHENNEMÎ KÖSLER ÇALIYOR…

Eskiden Osmanlı devrinde muharebelerde kös adı verilen büyük davullara vurulurmuş. Savaş başlarken ve savaşın içinde bazen develerin iki yanına asılmış bu davullardan gelen gök gürültüsü gibi ama ahenkli, uzunlu kısalı darbeler askerin heyecanını artırır, onları bir tür savaş transı içine sokarmış.

Günümüzde de Ergenekon savaşı içinde bu köslere vuruluyor. Bunları daha çok Ergenekon yanlıları vuruyor. Kulakları sağırlaştıran, beyinleri allak bullak eden, ortalığı velveleye veren kös sesleri.

Bu seslerden kamuoyunun beyni zonkluyor. Böyle korkunç korkunç gürültüler, darbeler içinde insanlar doğru ve sakin düşünme imkânı bulamıyor.

Köslere yalan, dolan, iftira tokmakları vuruluyor.

Gayeleri Ergenekon meselesini balon gibi söndürmek.

Kalabalıklar Anıtkabir’e gidiyorlar ve kös çalıyorlar.

Gazetelerde, televizyonlarda kös çalıyorlar.

Mevcut iktidarın solcu bir bakanı bile kös çaldı.

Bu kös sesleriyle gözleri görmez, kulakları işitmez hale getirmek istiyorlar, kalpleri ve vicdanları mühürlemeye çalışıyorlar.

Kösler vuruldukça bir kısım halk sersemleşiyor.

Bu köslerle hangi yalanları yayıyorlar?

Ergenekon boşmuş, fosmuş… Hayır, Ergenekon 1923′ten bu yana Türkiye’nin en büyük dâvâsıdır.

Ergenekon’un hukukî dayanağı yokmuş…Hayır, vardır, on bin sayfaya yaklaşan korkunç iddialar içeren dosyaları bulunmaktadır.

Kös sesleriyle darbe teşebbüslerini gizlemek istiyorlar.

Faili meçhul cinayetleri örtmek istiyorlar.

Uğur Mumcu’yu kimler öldürtmüştür?.. Sivas ve Başbağlar cinayetlerini kimler provoke etmiştir?..

PKK’yı niçin kurdurtmuşlardır? Resmî ideolojiyi ayakta tutmak, demokrasi, evrensel insan hakları ve halk iradesi üzerindeki vesayeti sürdürmek için.

Başörtüsü krizi denilen sun’î/yapay krizi Ergenekoncular çıkartmıştır.

Halkın çoğunluğunun din, inanç, inandığı gibi yaşamak hak ve hürriyetlerini onlar ayaklar altına almıştır.

Kös çalanlar 1960′ın, 1971′in, 1980′in ve 28 Şubat’ın sorgulanmasını, muhakeme edilmesini istemiyorlar.

Onlar doğru dürüst düşünemesin, doğru tercihler yapamasın diye halkı, yeni nesilleri kültürsüz, dilsiz bırakmışlardır.

Onlar yakın tarihimizi tahrif etmişlerdir.

Onlar, Türkiyelilik kimliğinin birinci faktörü olan İslâm konusunda ağır baskılar yapmışlar, dini tahrife cür’et etmişlerdir.

Şu telefon emri onların zihniyetini, ahlâkını, vicdanını anlatmaya yeter de artar: “HER PUŞTLUĞU YAP!..”

Bir ülkedeki haklılar, en az haksızlar kadar cesur, gözü kara ve atılgan olmazlarsa orada hürriyet ve haysiyet güneşi doğmaz.

Türkiye’yi sevenler, vesayetsiz bir demokrasi isteyenler, azınlık baskılarından kurtulmak isteyenler, Türkiye’nin Ortadoğu’nun Japonya’sı olmasını isteyenler, ABD’nin ve İsrail’in uydusu olmamızı istemeyenler, gerçek tarihi bilmek isteyenler, hukuk ve adalet isteyenler, insan hakları isteyenler, İsveç ve Norveç’teki gibi din ve inanç hürriyeti isteyenler!.. Tek cümleyle ezilenler, dışlananlar, horlananlar!.. Onlardan daha cesur, daha gözü kara, daha uyanık olunuz.Aksi takdirde kölelikten kurtulamazsınız.

Yalan dolan kösleri halkı sersemletmesin.
21 Nisan 2009

Mehmet Şevket Eygi

abdurrahman-dilipak
Kutlu doğum haftasındayız. Alemlere rahmet olarak gönderilen bir Peygamberin ümmeti olarak, O’nun rehberiyetinde buluşmamız ve O’nun “el Emin” olan kişiliğini hem kendi şahsımızda örneklemeliyiz, hem de O’nu bir model olarak insanlığa anlatmalıyız.
Bugün Müslümanların arasındaki tefrikaya sebeb olan bir konudan söz etmek istiyorum.
Her gün bir mail geliyor.
Bir hocanın bir konuda söyledikleri, öteki hocanın söylediklerinin tam tersi imiş. Peki hak olan hangisi!
Önce küçük bir not: Bu dünyada tartışıp durduğunuz şeylerin hakikatini Allah size öbür dünyada gösterecektir..
Hiçbir içtihad, ya da mezhebi konu, hakikatin tâ kendisi değildir. Onun için “Hak mezhep” kavramı da doğru değil. Nas ile sabid olan bir konuda içtihad, dolayısı ile mezhep olmaz.. Mezhep ihtilaflı konularda olur.. Ama o zaman bir mezhebin hak çerçevesine girip girmediğine bakarız. Onun ölçüsü de, kaynak, niyet ve usuldür.. Vahiy ile çelişmeyecek. Sahih sünnetle çelişmeyecek, fıkhi metotlara uygun olacak..
Mesela Hanefilere göre kan abdesti bozar, ama Şafilere göre bozmaz.. Midye Hanefilere göre helal değildir ama Şafilere göre denizden çıkanların hepsi helaldir..
Bu hükümler dinin kendisi değil, dine ilişkin usulen doğru kabul edilen ilmi görüşlerdir. Hepsi o kadar. Yoksa bizler, din büyüklerini ilah ve Rab edinenlerden değiliz! Kimse kendi mezhebinin ya da imamının görüşünü mutlaklaştıramaz, onu mümkün olan tek doğru gibi gösteremez..
Yani kimse çıkıp Şafiler abdestsiz namaz kılıyor, ya da haram yediriyorlar diyemez..
Böyle bir tartışma üslubu İslâm geleneğinde yoktur, olamaz..
Müçtehidler içtihadda bulunur, isteyen onu kabul eder, isteyen etmez. Bir içtihada uymamakla kişi dinden çıkmış olmaz..
Allah’ın emrine uymazsanız haram işlerseniz, Resul’ün sünnetine uymazsanız mekruh olur, ama bir müçtehidin içtihadına uymadığınız için dinden çıkmazsınız.. Vahyi ve risaleti inkar ederseniz dinden çıkarsınız. Amel imandan bir cüz değildir..
Bakın Hz. Hanefi’nin içtihadlarını okursanız, bugün o içtihadları cahil halkın yanında tartışmaya kalkarsanız ortalık karışır.. Hz. Hanefi’ye 2 talebesi, İmam-ı Yusuf ve İmam-ı Muhammed birlikte itiraz ettiklerinde, Hanefi usulüne göre geçerli olan görüş İmameynin görüşüdür..
Hükmen, birbirine zıt iki görüş, usulen doğru kabul edilir..
Bu bugün de böyledir. İttifak ettiğimizde birlikte hareket eder, ihtilaf halinde birbirimizi mazur görürüz. Bir mezhebte meşru olan bir husus, diğer mezhep sahipleri için zor seçmek açısından azimet, kolayı seçmek açısından ruhsattır. Tabii telfike gitmemek kaydı ile.. Yani Şafi’ye göre aldığınız abdest Hanefi’ye göre değil Şafi’ye göre bozulur..
Biraz merhamet ve insaf gerek.. Müslümanların mezhep, tarikat, içtihad tartışmalarından uzak durmaları gerek.. Bunun tarihte nelere malolduğunu bilmeyen yok.
Hani şu Kutlu doğum haftası dolayısı ile bu konuya dikkat çekmek istedim.
Bu din bizi kardeş yaptı. Birileri Allah’ın ayetlerini dillerinin ucuna geçirip birbirlerini yaralamasın diye yazıyorum bunları..
Fitne zamanıdır.. Dikkat edin..
Bakın bu tartışmalar sebebi ile insanlar cemaatten uzaklaşıyor. Aramıza tefrika giriyor..
Halk zaten, etnik, politik, ideolojik tartışmalardan dolayı yorgun. Din bir sığınak olması gerekirken mabede kadar giren ihtilaflar cemaatı boğuyor..
Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, bir yandan savaş beklentileri, terör korkusu, çevresel sorunlar, hastalıklar, o da yetmiyormuş gibi Mehdi ve Mesih tartışmalarının geldiği boyut..
Şimdi bir de Foton kuşağı tartışması çıktı. 2012 sendromu..
Bu tartışmalar Müslümanları da etkiliyor, Hıristiyan dünyasını da, Yahudileri de, Ateistleri de, kısaca herkesi.
Herkes kendine yontuyor..
Bir zamanlar Niburi ve Marduk efsanelerini tartışıyorduk, şimdi yeniden uzay tartışmalarına geri döndük..
Kimine göre kıyametin eşiğindeyiz, kimine göre Altın çağ başlıyor. Kimine göre Dünya savaşı çıkacak, kimine göre dünya tabii felaketlerle altüst olacak, kimine göre dünya kozmik anlamda yeni bir evreye girecek..
Yeni dünya düzeni, bilinen doğal sürecin dışında kozmik bir şekilde ortaya çıkacak..
Siz siz olun, bilinmezi beklemekle vakit geçirmeyin..
Unutmayın: Birimizin diğerine uzaklığı, diğerinin bize uzaklığına eşittir. Birilerinin fikkirleri size garib geliyorsa, sizin fikirleriniz de ona garip geliyordur..
Kimse kimsenin İlahı ve Rabbi olmadığına göre, o zaman neyi tartışıyorsunuz ki!
Kim kendi anlayışından mutlak olarak emin olabilir ve kim karşısındakinin kalbinden geçeni bilebilir?
Hatırlayın: İman etmeden cennete giremezsiniz ve birbirinizi sevmeden gerçekten iman etmiş sayılmazsınız dendi bize..
Bizim işlerimiz istişare ve şûra iledir. Alimlere danışır, zannımızı mutlak doğru gibi kabul etmeyiz. Verdiğimiz karardan etkilenecek olanlarla oturur konuşuruz.. İlki istişare, ikincisi şûradır.. Alimler gökteki yıldızlar gibidir.. İhtilaf ettiğimizde hakeme gideriz ya da birbirimizi mazur görürüz.
Allah (cc) bizim saflarımızın sık ve doğru olmasını istiyor.
Biz de öyle yapalım.
Resül’e (sav) ve O’na inananlara salat ve selam olsun.
Dua ile..

21 Nisan 2009

Abdurrahman Dilipak

abdullah-aymaz
Büyük manastırdan yüz-iki yüz metre uzaklıkta duran bir Kureyş kervanı Rahip Bahira’nın dikkatini çeker. Onlarla gelen bulut, orada gölge yapmaya devam etmektedir ve bir devenin dibine çöktüğü kuru ağaç da bir anda yaprak açarak gölge yapmaktadır.
Bu olağanüstü olayın bir peygambere yapıldığından Bahira’nın şüphesi yoktur. Onun için gözünden yaşlar süzülen mübarek Bahira, onlarla ilgilenir ve gerçeği yakından görür… İşte biz Busra şehrinde tam o olayın gerçekleştiği mekânda bulunuyoruz! Selâhaddin Eyyûbî, Mebraka-i Nâka’da (Devenin Çöktüğü Yer) külliye şeklinde mescid, medrese ve bir hâtıra yer yaptırmış. Sembolik olarak, o hâtırayı yâd etmek için üzerine ağaç motifi işlenen mihraba benzer yerin zeminine konulan taş üzerinde deve izleri nakşedilmiş. O bölüm bir nevi Selâhaddin Eyyûbî’nin de kaldığı odası gibi… Mescide girdik…